ruhun anti-darvinist, neo-liberalist, post-modernist ve pre-kapitalist ayaklanışı. bu yazının özü budur. ve okuyacak kitleye de duyrulur ki, bu yazı 18+ şiddet içermektedir.

ali küçük bir çocuktur. ali iyidir. ali okula gider. ali top oynamayı çok sever. ali atları da çok sever. nerde bir at görse ona doğru koşar. sonra ali ata binmeye çalışır. ali attan düşer. ali zırlaya zırlaya ağlar… bir tokat da annesinden yer. fırkoşar babasının yanına. bir de ondan yer temiz bir sopa. ali aslında iyi çocuktur. ama şartlar onun iyi olmaması yönünde gelişir. her ne olursa olsun ali bu duruma direnir. çünkü ali, dinini çok sever.  dini ona sabretmeyi öğretmiştir. ali tövbe eder, namaz kılar, tespih çeker. ağlama gecelerinde yedi tokatlara ağlar, ekranlardaki beyaz hocaları izleyip iman tazeler. ali’nin koskocaman bir iman gücü vardır. artık en büyüğün kendisi olduğu izlenimine  de kavuşmuştur. türler arasındaki çatışmadan hep kendinin üstün çıkacağını düşünür, ama yine de damarlarında islamcılık vardır ali’nin. anti-darvinist.

ali’nin yaşadığı çevre çok güzeldir. ali hoplamayı çok sever. ali zıplamayı da çok sever. ali hoplayan zıplayan herşeyi çok sever. nefes alanları sever. nefesi sever. nefesin özgürce alınıp verilmesinin gerektiğini düşünür. ali düşünür. kadının özgürlüğünü düşünür. erkeğin özgürlüğünü düşünür. seçme özgürlüğünü düşünür. sapuk supuk inançları düşünür. aslında hepimiz biriz’i düşünür. bir erkekle bir erkeğin, bir kadınla bir kadının bir olmasının özgürlük sınırlarında olup olamayacağını düşünür. dini izin vermez, ama herkesin ona neler diyeceğini düşünür. sesi kesilir. ali, ikrar olup olmayacağını düşünmeksizin sükut eder. neo-liberalist.

ali felsefeye düşer, edebiyata merak salar. hayata bir farklı bakmaya başlar. cebinde üç kuruşuyla boynunda fuları, bir elinde piposu, diğer elinde marks, niçe, rasıl, fuko veya sartır’a ait bir kitabı, gözünde numarasız gözlük öyle mal gibi entel entel dolaşır. ali artık farklıdır. o apayrıdır. karşıdır. ileridir. çağına ayak uydurur. post-modernist.

ali çok sıkıntı çekmiştir. biri bunu görür. elindeki kitaplara bakar. ve ali’ye sponsor olur. ali’yi satın alır. ali de kendine yepyeni eşyalar. ali maşadır. ali farkında bile değildir. ali farkında olmak yerine paris’e gider, akşam yemeğinde domuz eti yer. hala dini sever ama ali. her dini sever. belki de saygı duyar. sonra ali kapris otellere gider, islami otelde islami tatil yapıp islami paralarını vererek islami içkilerini yudumlar ve islamice mutlu olur. ali’nin keyfine diyecek yoktur. pre-kapitalist.

ruh’muş! hay domuz gıribi olasın ali!


Dinle neyden çün hikâyet itmede

Ayrılıklardan şikâyet itmede

Gelip geçen bir dünya. İnsanlara uzunca bit ders gibi gelen bir tarih. Bu tarihin içinde bir yol, yüzyılların oluşturduğu bir gelenek. Ve bu geleneğin bir dalı: Özbekler Tekkesi. Tekke, dünyaya bir bakış penceresi, bir hayat biçimi, bir edeb okulu. Ve bu okulun içinde yetişen bir takım yolcular. Yolda olanlar. Burası bir tekke. Hakikate giden yolda, edebli bir güzergâh.

Kudsi Erguner. Bu hakikat dünyasından nasibini ihtimamla almış biri neyzen. Yetiştiği geleneğin izlerini takip etmeye çalışan ve bunu büyük oranda sağlayan bir yolcu. Tekke hayatının ailesine olan etkisiyle çocukluğunu üzerinden erkenden atan bir genç. Babasına, onun dünyaya bakışına, insanlarla kurduğu ilişkilere hayran bir oğul. İlköğretimden ortaokula, oradan liseye hızlıca olgunlaşan bir hayat, ve belki de o günlerden beri hâlâ yüreğinin bir köşesinde hüzünle duran babasının hastalığı.

Okul sıralarından hayata ney ile atılan bu genç, önce Türkiye’de deniyor gelenek ile hayata tutunmaya. Ancak yer verilmiyor. Ne ona, ne de geleneğine. Yasaklar, kurallar ve hak ihlalleri çıkıyor defalarca karşısına. Ve başlıyor neyzenin dünya yolculuğu.

Soluğu Avrupa’da alıyor. Ama Konya ile olan “gelenek atışmaları”ndan sonra Avrupa da onun için bir hayal kırıklığı oluyor. Amerika’ya gidiyor, aynı. Geleneğin içindekilerin yozlaştığına, şeyhlerin dahi yurtdışında new-age’leştiğine tanık oluyor. Yüreğine dert oluyor bu durum, ve müziğine bunu ağır ve hüzünlü bir name olarak işliyor. Tek tesellisi belki de, verdikleri dinletiler sonrası o etkileyici sohbet ortamı.

Tam bu sırada world music ile tanışmasını tesadüf olarak adlandırmak oldukça güç. Verilen birkaç önemli konser bir anda hayatını değiştiriyor. Artık büyük bir yere ve geleceğe sahip oluyor. Ve tabiki büyük bir gruba. Ardından birçok kimse geliyor. Afrikalardan bilhassa görüşmeyenler dahi, müzikleriyle ondan, onun bu mücadelesinden, yolculuğundan ilham alıyor. Bu yeni dünya kapılarını ardına kadar açıyor geleneğine hâlâ sımsıkı bağlı müzisyene. Mesnevî’nin özünü,  Özbekler Tekkesi’ni, babasına özlemini, yaşam mücadelesini, Olivier’in geride bıraktığı acıyı, annesine hediye ettiği düdüklü tencerenin sırrını, yalnızca Allah’a imanın çıktığı o bomboş Afganistan tepelerindeki anıları üflüyor hayat arkadaşına.

Ve bu hayatta, belki de aldığı ilk solukta eline kalemi alıyor büyük neyzen. Ve başlıyor tanık olduğu tarihî kesiti resmetmeye. Başlıyor anlatmaya bilinmeyen bir âleme olan yolculuğunu. Bu eşsiz yolculuğunun simgesi: Ayrılık Çeşmesi.


Şiiliğin kuruluşu hakkında birçok yorum yapılmakla birlikte ne zaman başladığından daha da önemli olan mesele günümüze kadar hangi durumları geçerek geldiğini tespit etmektir. Çünkü Hz. Osman döneminden itibaren başlayan ayrılıklar, günümüze kadar sürekli devam etmiş, sayısı dahi bilinmeyen boyutlara ulaşmıştır. Daha Şiiliğin en başında Suriye-Irak mücadelesi ile başlayan esas kopuş, günümüze kadar birçok evre geçirmiş ve günümüze Irak-İran Şiiliği şeklinde yansımıştır. Aslında Şiiliğin tarihini araştırmak oldukça zordur. Çünkü Sünni camianın siyasette gün geçtikçe güç kazanması ve ilmî sahada da bunu göstermesi, gün geçtikçe Şia’yı unutulmaya mahkûm etmiş, bazen baskı uygulamış, bazen de eserlerinin günümüze ulaşmasına izin vermeyecek derecede ileri gitmiştir.

Şiiliğin tarihine genel olarak baktığımızda daha ilk başlarda kendi içine kapanan bir yapı görürüz. Yerel inanç ve geleneklerle yoğrulan bu farklılaşma, XVI. yüzyıla kadar siyasetten elini çekmiş, kendi dinamizmini içerisinde bularak mistik bir yapıya kavuşmuştur. Bu dinamizmin en iyi örneğini teşkil eden Kerbelâ motifini her zaman ve her yerde yaşamaya çalışan Şiiler, farklı kesimlerin merkezinde olmasından ötürü de kendine ait yepyeni bir metafizik kurmuştur. Kerbelâ olayı sadece maddî sonuçları bakımında değil, hatıralar yoluyla insanlar üzerindeki tesirleri ile günümüze kadar kendini hissettirmeye devam etmiştir. Bu olay, kapsayıcı olarak baktığımızda Şia’ya tarihsel bir zindelik katmış ve günümüze kadar sürekli yükselişini saylamıştır diyebilir.

“İmamet” nazariyesi, kimi Şii gruplarında basit bir hâlde iken, kimilerinde baştan aşağıya metafizik ve bilhassa Hıristiyan teolojisiyle kaynaşmış gözükmektedir. Safevilere kadar da sürekli maruz kalınan baskılara katlanma gücü, Şiileri bir taraftan da “mehdi” inancına yöneltmiştir. Halkın gittikçe bilgisizleş(tiril)mesi ve kopan ulema-halk bağı, bir müddet sonra da “takıyye” inancının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Günümüze doğru yaklaştığımızda ise Humeyni ile kabul edilen bir yeni inanç, “velâyet-i fakih” ile karşılaşırız. Fark edilirse Şia tarihinde sürekli değişen durumlara göre yeni inançlar eklenmiş ve değişmiştir ki; bu bariz bir şekilde soruna göre ilaç üretmektir.

Daha önce söylendiği gibi Şiilik IX. yüzyılda mistik bir hava kazanmış ve XVI. yüzyılda Safevilerin girişimleriyle gün yüzüne çıkmaya başlamış ve son iki yüzyılda tamamen bir güç haline gelmiştir ki, bugün dünya Müslümanlarının %10’unu teşkil etmektedirler. Ancak bu haliyle Şiiler genel itibariyle dinî bir yapı teşkil etmekten öte, mezhebî bir kitle halindedirler ve temeli mahalli geleneklerden oluştuğu için büyük bir birlik sağlayamamaktadırlar.

Şia’nın günümüzde büyük bir fikri hengamede bulunmasının temel sebebini halkın gittikçe bilinçlendiği ve sorguladığı bu yüzyıllarda eski inançların gün geçtikçe temellerinin sarsılmasında görebiliriz. Bunun içindir ki bu istek ve ihtiyaç, Ali Şeraiti, Tabatabâi, Mehdi Bâzergan, Hamit İnayet gibi birçok farklı görüşlerde olan fikir adamlarının yetişmesine vesile olmuştur. Bu fikir ayrılıkları usulî-ahbarî çatışmasından sonra bir de, ulemasının bilhassa da İran İmamiyye ulemasının Muhafazakar, Merkezci ve Radikal olarak ayrılmasına sebep olmuştur.

İran devriminden sonra ise, Batı’ya sırtını dönen bir Şia ile karşılaşırız. Bu yeni dönem, artık Şia’nın asıl gün yüzüne çıkma vaktidir ve önce Batı’yla ardından Sünnilerle tarihî hesaplaşma görülecektir. Yüzyıllardır içlerinde barındırdıkları dinamizmin semeresi olarak gördükleri bu siyasi güç ile kendilerinin Ortadoğu ve Güney Asya’nın yeniden şekillenmesinde etkin rol alacaklarını ifade ediyorlar. Modern devletin de yükselişi bir taraftan kabile liderliğini alçaltırken, diğer taraftan Nasrallah, Kasım Hui gibi kitle liderlerini ortaya çıkarmıştır. Artık XX. asırda Şii yükselişe karşı oluşturulmaya çalışılan Sünni fundementalizm de etkisini kaybetmiş durumdadır. Şiiler artık Vahhabi ve Sünni karşıtlığıyla yoğrulmakta, olası bir durum için büyük atılımlar yapmaktadır. İçinde bulunduğumuz bu yüzyıl, Sünni elmasının içindeki Şii kurdunun yüzyılıdır. Bu kurdu, patlamaya hazır bir bomba olarak tarif etmek de mümkün gözükmektedir.

İleri Okumalar

Milletler Arası Tarihte ve Günümüzde Şiilik Sempozyumu’93
Veli Nasr, Worm In The Sunni Apple
Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadî İslam Mezhepleri

(Bu yazı cemaat.com‘da yayınlanmıştır.)


Ernest Renan’ın ortaya atmasıyla başlayan İslam ve bilim tartışmaları, yalnızca salt bilim olarak telakki edilmemelidir. Zaten tartışmaya katılanların büyük çoğunluğu da, bunu yalnızca bir bilim olarak değil; bilgi, bilim ve felsefe üçlemesi şeklinde algılamışlardır. Bu tartışmaların İslam dünyasına etkileri ise, Tanzimat Dönemi’nden itibaren başlamış ve günümüze kadar devam etmiştir. Batının bilimini alalım, kültürü kalsın anlayışıyla bütünleşen bu ideoloji, maalesef birçok taraftar bulmuş, bunun sonucunda da, ne bir İslamileştirme(?),  ne de hedeflenen yükselme/yeniden dirilme gerçekleşmiştir.

Osmanlı coğrafyasını bir kenara bırakırsak, bu amaca yönelik çalışmalar yapan birçok düşünür yetişmiştir. Bunlardan en önemli sesler olan Abduh ve Reşid Rıza gibi aydınlar, Batıdaki teknokratik ve sömürgeci gelişmeleri bir ölçü almış ve medeniyet tasavvurlarını bu doğrultuda oluşturmuşlardır. Hind ve Mısır’da da bu takım çalışmaların yoğun olduğu ve birçok çalışma ve tartışmaların yapıldığı sıralarda, Türkiye’de yaşanan Cumhuriyet Dönemi’nde ise, bu konulardan tamamıyla uzaklaşılmış, İslam dünyasıyla fikirsel bağlamdaki irtibat bütünüyle kopma noktasına gelmiştir.

1975’ten sonrasına baktığımızda ise, İslam ve bilim tartışmaları biraz daha farklı bir boyut kazanmış ve bu sefer yalnızca birkaç hamasi çalışma yerine tezler öne sürülmüş ve bazı noktalarda bunlar uygulamaya geçirilmiştir. S.H.Nasr’ın “İslam Bilimi” tezini ortaya atmasıyla başlayan bu çığır, 90’lara kadar tüm canlılığıyla devam etmiştir. Batının bilim anlayışının yıkıcılığı ve insan hayatına bu denli olumsuz etkisi İslam dünyasının üzerine geldikçe, buna yönelik İsmail R. Faruki, Nakib El-Attas, M.A.Enis, Ziyaüddin Serdar, M.Zeki Kirmani, M.Riaz Kirmani, Şakir Kocabaş, Osman Bakar, Fazlur Rahman, Vakar Ahmed Hüseyni, M.Ali Kettani, Cavid Ensari, Abdüs Selam, Sirac Münir, Etzai Fatima, Enver Nesim, Muhammed Arif, İlyas Ba-Yunus gibi birçok düşünür tezlerini öne sürmüş ve bunlara cevaplar verilerek gayet olumlu bir tartışma ortamı yaratılmıştır.

İslam ve bilim tartışmalarının niyetleri her ne kadar safiyane olsa da, sonuç itibariyle pek de farklı değildir birbirlerinden. Bir delinin kuyuya taş atması hikâyesine benzeyen bu durum, maalesef hiç de istenmeyen sonuçlar vermiştir. Bilhassa 75’lerden sonraki tartışmaların mahiyetine baktığımızda olumlu bir takım gelişmeler olduysa da, beklenen/istenen amaca ulaşılamamıştır. Günümüzde bu bağlamdaki tartışmaların son bulmuş olduğunu söyleyemeyiz, çünkü genel itibariyle hâlâ kavramların başına “İslâmi” ya da “dinî” kelimesi getirilerek bir yerlere ulaşmaya çalışan birçok çalışma gözümüze çarpmaktadır. İslamî radyo, dinî kitap gibi birçok sözcük öbeği, literatür ve günlük yaşantıda kullanılır hale gelmiştir.

Bu çalışmalardan pek çoğu Batının modern kavramları ile İslam’a ait kavramların benzeşmesini fark eden(!) bu aydınlar, bilginin profanlığı yahut a priori dayanaklarına bakmaksızın kendi değerleri içine katmayı hedeflemişlerdir. İslamileştirme ise bir metodolojiden öte bir şey değildir ki, bu da Batının bilimsel yöntemlerine dayanılarak oluşturulmuştur. Bu iki ekolün farkı ise, biri özür dileyici bir tavırda Batıyı kabul ederken, diğeri Batıya karşı duruş sergileyerek Batıyı kabul etmesidir. Geri kalmışlığı bahane ederek Batıyı ideal değer olarak gören bu iki ekolden, diğerinin Batıya karşı “özür dileyici tavırda bulunmaması”, sonuç itibarıyla hiçbir şeyi değiştirmemektedir. Batı, önlerinde aşılmaz bir duvardır; İslam dünyası ise çağımızda, medeniyetler merdiveninin en alt basamağında kalmıştır. Böyle bir kabul ile yola çıkan her düşünürün, Batıya kafa tuttuğunu söylese bile “modern’in içinde” modern’e karşı olması imkân dâhilinde değildir.

Bilginin yanlışı olmaz, ona yönelik bakışlar/algılayışlar yanlış olabilir. Bu bağlamda, bir kavramın “İslami” olanı da düşünülemez. Çünkü bilgi ve bilim birden çok olsa da, hakikat bir tanedir ve insana ait değildir. Eğer ki böyle bir ayrıma varırsak çok büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalırız demektir. Çünkü Batı medeniyetindeki İslam’a benzer kırıntıları hakikatin bütünü olarak görürsek, Batıya ait her hakikate uygun görüşü İslam’ın içine katma yanlışına düşeriz. Picasso’daki hakikat kırıntılarını nasıl İslam sanatı içerisinde göremiyorsak, İslam dünyası dışındaki bilgi/bilim kırıntılarını da İslam’ın içinden göremeyiz. Nitekim İlhan Kutluer’in de belirttiği gibi; “öz kültürcü yani geleneğimizin verilerinden kalkarak yeni bir yaklaşım tarzı oluşturmak yerine, karşı kültürün yani Batı bilgi ve bilim felsefesinin modellerini kullanarak bir İslami bilgi ve bilim anlayışı kurmak tutarlı değildir.” Bir dünyagörüşünün çoğu kavramı, diğer dünyagörüşünün kavramlarına elbette ki tercüme edilemez. Bunun en iyi örneğini “fıkıh” ile “hukuk” kavramlarının uyumsuzluğunda görmekteyiz. Bu görüşümüzü Şakir Kocabaş da destekler nitelikte şunları söylemektedir; “‘İslami bilgi teorisi’ diye bir şey yoktur ve olmayacaktır. Bunun yerine bundan çok daha fazla zengin ve verimli olmak üzere, müslüman düşünürlerin bilgi anlayışları ve bilgi organizasyonları olacaktır.”

Yapılması gereken şey, müslümanların kolaya kaçarak yapmaya çalıştığı gibi var olan bilgiyi ehlileştirmek/ihya etmek değil, kendi paradigmamız içinde bir müslüman duruşu sergilemektir. Çünkü günümüzdeki birçok “müslüman” bilim adamı, Batı dünyagörüşü içerisinde bilimsel faaliyet yapmakta, bu bilimsel kavramlar yumağında “Batılı” bir faaliyet yürütmektedir. Müslümanların bilime gerçekten İslam’ın öncülleriyle bakarak yaklaşması ve bir an önce İslam bilimini ortaya koyması gerekmektedir. Çünkü İslam bilimi olmaksızın müslüman toplumlar Batı kültür ve medeniyetinin yalnızca tâli bir unsuru olarak kalacaktır. Ancak bu noktada düşülmemesi gereken hata ise, birçok düşünürde olduğu gibi modern’in içinde modern’e karşı çıkmamaktır. Çünkü bu faaliyetler İslam dünyasını sadece yormakla kalacak olan boş çalışmalardır. Modern bilgiye uygun hale getirilecek olan İslam değildir, aksine İslam’a uygun hale gelmesi gereken modern bilgidir. Çünkü İslam bütün zamanlara a priori olarak uygundur. René Guénon’un da belirttiği gibi, madem gelenekten kopuşu Batı yapmıştır, o halde geri dönüşü de onlar yapmak zorundadır.

İleri Okumalar

René Guénon, Modern Dünyanın Bunalımı, Hece

Mevlüt Uyanık, Bilginin İslamileştirilmesi ve Çağdaş İslam Düşüncesi, Ankara Okulu

Mustafa Armağan, İslam ve Bilim Tartışmaları, Etkileşim

Mehmet Paçacı, İslami Bilimde Metodoloji Sorunu, Fecr


Ankara’da bir sahaf. Eskimiş, tozlu raflar, tozlu kitaplar.

Aylardır kimsenin gözünün dahi değmediği bir kitap. Üzeri tozla kaplı. Kapalı olan daha fazla merak uyandırıyor. Kitaba ilişiyorum, üstüm başım perişan. Üflüyorum, ortalık duman. Tüm uğraşılarıma değmiş, işte aradığım kitap! Derler ya, kitap sahibini seçiyor.

Ücreti üç-beş lira. Tutuşturuyorum son paramı da ihtiyarın eline. Bugün de bana yol göründü, yayan. Acıyla karışık gülümsemem beni dışarı çıkmaya itiyor ve çıkıyorum… Güneş tam tepede, hemen geçiyorum gölgede bir banka. Ve başlıyor yeni bir kitaba ilk seyahat. Önce kapağın, sonra tüm sayfaların sırrı açılıyor bana.

Kitap seni hatırlatır bana. İlk karşılaşmalar, ilk muhabbetler. Heyecan, korku, aşk ve endişe.

Girift bir ikilem, bir dilemma: bu kitap sevgisi mi seni bana getirdi, yoksa kitaplara olan sevgim mi senin eserin?

Ben kitapları seviyorum, çünkü her kitapta seni arıyorum. Arayış, bilinmezlik…

Ben seni aramayı seviyorum, çünkü her kitapta seni buluyorum. Buluş, aşk…

Ben seni bulmayı da seviyorum, çünkü her kitapta seni özlüyorum. Özlem, fenâ.

Kitabı karıştırırken içinden bir fotoğraf düşüyor yere. Tam elimi uzatırken bir de çantam düşüyor. Onu yakalamaya çalışırken de yakamdaki gözlük. Terslik.

Yanımdaki halden rahatsız, oflayıp kalkıyor. Ben de bundan rahatsız oluyorum. Kafamın içindeki cık-cıklar ile tüm dikkatimi kitaptan fotoğrafa yöneltiyorum. Nereden nereye.

Fotoğraf. Anı yakalamaya yönelik tonuyla görsellik.

Biliyor musun, fotoğraflarına bakmıyorum. Oradaki seni bulamıyorum. Bana hiç öylesine durgun, öylesine an’lık, öylesine yalan bakmıyorsun. Sevmiyorum fotoğrafları. Gerçeklikten uzak, göstermelikler şipşakları.

Fotoğraf. Yüzyılın donukluk simgesi.

Fotoğraf neredeyse babam yaşında. Her yanı eskimiş, eksilmiş. Dedikleri gibi, tarih kokuyor.

Küçük bir kız fotoğrafı bu, boydan. Saçları iki yandan örülü, siyah önlüklü, kurdeleli. Yüzünde deklanşöre gülümsemenin verdiği saflık. Saflığın ortaya çıkardığı güzellik, sağ yanağının tam ortasında şirin bir gamze.

Sen gülümseyince içimdeki bulutlar yağmur olup yağıyor. O büyük bunalım dağılıp giderken, tüm sıkıntısını boşaltıyor. Hamdım.

Sen gülümseyince içimdeki yer sarsılıyor. Bataklıkların içinden menekşeler bitiyor. Piştim.

Sen gülümseyince içimdeki tanrı inancı artıyor. Musa inadım, yerine mutmainliğe bırakıyor. Yandım.

Fotoğrafın arka tarafında çok da kötü olmayan bir elyazısıyla düşülen küçük bir not; ‘Kızım yedi yaşına değdi. Ellerinizden öper, bayramınızı kutlarız.’ Hemen altına eklenen isim; ‘Kızın Meryem.’

Meryem oluyor adım adım adı. Sevgiye aç, kurtuluşa aç, hakikate aç. ‘Kurdun açlığı sözlerle yatışmıyor.’ Susuyor, suskun kalıyor. Sessizlik. Çile ve direniş, ızdırab ve sabır, iftira ve masumiyet. Sessizlik her şeyi söylüyor.

Sessizliği bozuyor Mâverâ. İçi boşalan kelimelere anlam veriyor. Masumca direniyor, masumca sabrediyor. Kelimeler kerimelere dönerken, Rıdvan kapıyı açıyor. Kelimeler papatya kokuyor.

Kim bilir kaç hikâye çıkardı düşülmüş bu nottan. Önümüzde birçok yol haritası. Hikâye, nereden başlayacak bilmiyor. Sözler kördüğüm, girizgâh isyan ediyor. Başlamadan bitiyor bu hikâye.


Uzak Ülke

21Aug09

Daha önce de yazmıştım bunları. Ama artık korkuyorum. Annem sakladığım yerden bulup yakmış olmalı. Bilge’den kalmış iki kitabımla  onca zahmetle yazdığım bir kaç parça defterimi de yakmıştı. Bunları bulmamalı. Bunları kimse okumamalı köyümden. Yalnızca siz okumalısınız. Siz. Avrupalılar. Bizi unutup acı çekişimizi resmeden siz. Bilge ve onun yanında gidenlerin tek sorumluları. Siz. Katiller.

***

Kim olduğumu soruyorsanız bunun hiçbir önemi yok. Ben buradaki herhangi bir çocuğum. Siyah tenli. Baldırıçıplak. Aç ve hasta. Bu benim hikâyem de değil. Köyümün hikâyesi. Ben köyümün sesiyim. Burası mı? Burası Afrika.

Haritalara göre kocaman bir kıta Afrika. Ama bu dünya çok küçük. Dünya dediğim bu köy. Biz köyümüze “Küçük Dünya” deriz. Dışarıdan muaf, kendi içine müptela küçük bir dünya.

Burada insanların iki yaşamları var. Dışarıda ve evlerinde. Herkesin yüzü gülüyor dışarıda. İnsanlar dans ediyor, müzik yapıyor. Yiyeceklerinin son parçalarını taşlara sunuyorlar ve anlam veremediğim bir hoşnutlukla taşların başından ayrılıyorlar. Ne zaman ki insanlar evlerine geçip kapılarını kapıyorlar, işte o zaman başlıyor ikinci yaşam. Tek bir lokmanın kalmadığı, temiz suya hasret, ölüm kokuları içinde bir yaşam. Dışarıya özlem akıyor şakaklarından insanların. Adım adım yaklaşanı bekliyorlar her gece. Birbirlerinin yüzüne bakarak uykuya dalıyorlar, gözlerinde korku. Ve bir gün daha geçiyor.

***

Hâlâ etkisinde olduğum bir ölüm. Bilge’nin ölümü. Ona verilen isimle Bilge. Vakti zamanında buradan çıkıp Avrupa denen ölüm tanrılarının mekânına gidip yıllar sonra dönmüş. Babamın söylediğine göre dönmesi bile bir mucizeymiş. Çünkü oraya gidenler geri hiç dönmezlermiş. Onun için adını Bilge koymuşlar. Asıl adını hatırlayan tek kişi yok.

Bilge, ben ve benim emsalim üç arkadaşıma okuma ve yazma öğretti. Avrupa’dan birkaç kitapla birlikte gelmiş. Onlardan birer tanesini bizlere hediye ederek mezun olduğumuzu söyledi. Çocuklardan biri açlıktan biri de hastalıktan ölünce onların da kitapları geri kalan ikimize kalmıştı. Bilge bizden de korkuyordu. Açtık. Çelimsizdik. Artık kendi yemeğini de bizimle paylaşmaya başlamıştı. Onun eli şefkatti.

Köyümüzden belki de yıllar sonra ilk defa hastalıktan ya da açlıktan ölmeyen tek insandı Bilge. Çok yaşlanmıştı. Son günlerinde yürüyemiyordu dahi. Onun öldüğü gün sert bir rüzgâr esti, saatlerce yukarıdan su döküldü. Tanrılar arasında kavga çıkmış olmalıydı. Ölüm tanrısına sinirlenen bilgi tanrısı, yağmur ve rüzgâr tanrısına durumu anlatmış, onlardan yardım istemişti. Saatlerce bu çekişmeyi izledik. O gün iki kişiyi daha kaybettik. Savaşı ölüm tanrısı kazanmıştı.

Ertesi güne kadar kimse dışarı çıkmamıştı. Öğleden sonra ancak ders arkadaşımla dolaşmaya cesaret edebildim. Benden iki yaş küçük olmasına rağmen boyuyla beni ikiye katlayan arkadaşım, bugün ortalıkta dolaşan bir söylentiyle küçük dünyamı başıma yıktı. Akşamüzeri büyükler toplanıp ölülerin gömülmeyip etlerinin değerlendirilmesi tartışılacaktı. İğrençti. Onca açlığa dayanan midem dışarı fırlayıverecekmiş gibiydi. Nefret ve hüzün seli gözümden taştı. Yumruğumu sıkıyordum.

Çok uzun zamandır yardım gelmiyordu köyümüze. O gün anımsadım Bilge’nin söylediklerini. Buradan Avrupa’ya gidenler bir yolunu bulup karınlarını doyurunca geçmişine bir set çekiyormuş. Yeni bir ‘Avrupalı’ oluyormuş o da. Kendisi geri dönmüş, çünkü insanlarda ne bir ahlak, ne bir huzur, ne de inandıkları bir şey varmış. Tanrıları para denen madeni yuvarlaklıklarmış. Herkes cebinde tanrısını taşıyor, taşımayana insan muamelesi yapılmıyormuş. Bir yığın şeyler.

Söylemiştim ya, çok uzun zamandır gelmiyor yardımlar diye; söylenenlere göre eskiden fazlasıyla gelirmiş. Birçok yiyecek ve üç beş parça kıyafet işte bu üzerindeki ince patiska onlardan kalmış. Kim bilir kaç kişi giydi benden önce. Anneme de hiç soramadım. Bir ben üzmeyeyim kadıncağızı. Bilge, dengelerden filan bahsetti, bir şeyler değişti ve unutulduk dedi. Biz unutulmuşuz ona göre. Basit bir dramatik nesne haline gelmişiz. Ne demekse.

İşte bu yardımların kesilmesiyle Avrupa’dan farklı farklı insanlar gelmeye başlamış. Bu gelenler gerçekten bir tuhaf! Ellerinde ışık saçan oyuncaklarıyla bize yaklaşıp anlamadığımız gülümsemeleriyle çekiliyorlardı. Kendimi böcek gibi hissediyordum onların karşısında. Nefret ediyorum onlardan. Ellerindeki oyuncaklarından da.

O akşam toplanılmıştı. Biz çocuklar çalıların arkasındayız, dinliyoruz. Durum şundan ibaretti; yardım edenler tarafından unutulmuştuk, her geçen gün artan bir hastalık ve açlık sıkıntısı vardı. Son iki haftada on altı kişi kaybetmiştik. Etrafta yiyecek yoktu. Sıcaklar artıyordu. Hayvanlar dahi bu sıcaklara dayanamamış yıllar içerisinde yok olmuşlardı sanki. Geride kalanlar da artık zor buluyordu. E tabi bu sıcaklara bostan mı dayanır. Bu bereket tanrısıyla aramızın iyi olmadığını da öğrenmiş olduk. Söz istemeye istemeye malum konuya gelmişti. Toplanma sebebi. Çok bağırışmalar tartışmalar oldu. Herkes gerilmişti. Aslında kimsenin olur diyeceği de yoktu ama, yüzlerindeki öfke ve acı çaresizliği anlatıyordu. Karar çıkmıştı. Bir an önce paylaşım yapılacaktı.

Ertesi gün kimseden ses soluk çıkmıyordu. Paylaşım sessizlik içinde yapıldı. Tam bu sırada uzun zamandır gözükmeyen elioyuncaklılar yine ortaya çıkmış, ama bu sefer lanet gülümsemeleri yerine yüzlerindeki şaşkınlıkla bizlere yaklaşmışlardı. Utanmıştım. Belki de yalnızca ben utanmıştım. Herkes yemeğe koyulmuştu bile. Oyuncak ışıkları parıldayıp duruyordu. Başım dönmeye başladı. Bilge gözümün önüne geldiğinde ise yere yığıldım. Onlar oradan geliyordu. Avrupa’dan. Hem bizi bu hale getirip hem de baskın yaptıklarını zannediyorlardı. Onlara olan nefretim had safhadaydı artık. Onlar Avrupalıydılar. Ölüm tanrılarının mekânından gelmişlerdi.

***

Bunları o günlerde de yazmıştım bi defterime. Ama dedim ya, annem bulmuş olmalı. Son günlerde iyice aklını yitirdi. O olay köyü olduğu kadar annemi de etkilemişti. Hem de fazlasıyla. Hassas kadın. Bayılıp duruyordu, sürekli ağlıyordu. O ağladıkça yumruklarımı sıkıyordum.

Bir ay sonra yine açlık baş gösterdi. Son zamanlarda kimse ölmemişti. Artık herkesin gözü de kulağı da bir ölüm haberindeydi. Tüm köy yok olacaktı bu şekilde. Bugün babamın hastalandığını öğrendim. Yaşadıklarımız gözümün önündeydi yine. Yeryüzünün lanetini almıştık üzerimize. Ölümün tam ortasındaydık. Burası Afrika’dı. Afrika’nın Küçük Dünya’sı. Dünyaya uzak bir ülke.


Ey Kavmim!

19Aug09

Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvin. Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın. Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını, Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına. Tanrı’ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa Kızıldenizi açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.

Ey kavmim… Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın. Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen başka şeylere ağlarsın. Gündüzleri Maria Magdalena’yı ‘fahişe’ diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın. Zebur’u, Tevrat’ı, İncil’i, Kuran’ı bilirsin. Hazreti Davud için üzülür ama Golyat’ı tutarsın.

Ey kavmim… Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvin. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.

Ey kavmim… Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın. Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın. Örümcek olsan Hazreti Muhammed’in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin. Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin. Hazreti Hüseyin’in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın. Muaviye’ye kızar ama ayaklanmazsın. Hazreti Ömer’i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.

Ey kavmim… Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvin. Ama arkana baktığın için taş kesileceksin. Ve sen kendine bile ağlamayacaksın. Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin. Musa önünde Kızıldeniz’i açsa o denizden geçemezsin. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.

Ey kavmim… Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Ahmet Altan


Sefer

14Aug09

güneş’e aç gönlünü,

ve tebessüm et.

ha biz varız,

ha biz yokuz bu sefer de…

gülüyorsun,

ve gül açıyor gülistan.

ha biz sevdayız,

ha biz aşkız bu seferde…


Hafif bir rüzgâr. Kitaptan başımı kaldırıyorum. Bir ses beni rahatsız ediyor. Din diyor, Allah diyor, Kur’an diyor; ama ses beni rahatsız ediyor. Ya Rabb, uzak tut beni enaniyetine hamallık yapanlardan. Hakikat’ı “ben”den kurtar.

Ses susmuyor. Ağzına sigara alıyor, benim aklım dumanlanıyor. Şimdi can alan Azrail olsam. Hızır gibi gelecekle karışsam. Sorgu yok. Sual yok. Musa da olmasa. Hesap da.

Budur düzen, budur nizam. Ses susmuyor, aklım duman altı. Enaniyet dini kurtarıyor, ölüm meleği arzulara hâkim. Ve ölüm geliyor.

Ankara’da yazın ilk akşamı. Ses kalmıyor, ruh kalmıyor. Ve ölüm geliyor.

Putlar yıkılıyor, tanrılar ölüyor. Nietzsche’ye selam olsun.

Ve ölüm geliyor, hak yerini buluyor. Hattat “Allahu alem”i yere göğe nakşediyor.

Son nefesler, son bakışlar.

Ve ölüm geliyor.

Mekan Kıraatevi


yağmur yağıyor

ve ben çıkıyorum kozamdan.

talih benimle.

güzel bir güne merhaba.

çiçeklere, tanrı buyruğu canlılara,

ve insana.

şuh bir kahkaha ve gülüşmeler

umursamazlık ve ehli keyf

bakışmalar ve şehvete yenik düşünceler.

ve lanet;

doğduğum güne, bu yer’e, insana.

ve ceza;

tek günlük bir ömür.

ve dua;

rabbim kurtar beni.