Uçurumun Kenarında
Hafif bir rüzgâr. Kitaptan başımı kaldırıyorum. Bir ses beni rahatsız ediyor. Din diyor, Allah diyor, Kur’an diyor; ama ses beni rahatsız ediyor. Ya Rabb, uzak tut beni enaniyetine hamallık yapanlardan. Hakikat’ı “ben”den kurtar.
Ses susmuyor. Ağzına sigara alıyor, benim aklım dumanlanıyor. Şimdi can alan Azrail olsam. Hızır gibi gelecekle karışsam. Sorgu yok. Sual yok. Musa da olmasa. Hesap da.
Budur düzen, budur nizam. Ses susmuyor, aklım duman altı. Enaniyet dini kurtarıyor, ölüm meleği arzulara hâkim. Ve ölüm geliyor.
Ankara’da yazın ilk akşamı. Ses kalmıyor, ruh kalmıyor. Ve ölüm geliyor.
Putlar yıkılıyor, tanrılar ölüyor. Nietzsche’ye selam olsun.
Ve ölüm geliyor, hak yerini buluyor. Hattat “Allahu alem”i yere göğe nakşediyor.
Son nefesler, son bakışlar.
Ve ölüm geliyor.
Mekan Kıraatevi
Filed under: Hikâye | 1 Comment
Tek Güne Sığdı Hayatım
yağmur yağıyor
ve ben çıkıyorum kozamdan.
talih benimle.
güzel bir güne merhaba.
çiçeklere, tanrı buyruğu canlılara,
ve insana.
…
şuh bir kahkaha ve gülüşmeler
umursamazlık ve ehli keyf
bakışmalar ve şehvete yenik düşünceler.
…
ve lanet;
doğduğum güne, bu yer’e, insana.
ve ceza;
tek günlük bir ömür.
ve dua;
rabbim kurtar beni.
Filed under: Şiir | Leave a Comment
Müzik başlar, kelimeler sessiz kalır.
Bir yazar edasıyla kalkıyorum ayağa. Nisan. Yağmur çiseliyor. Ve ben bir ağacın altında. Kaçışmalar, bağırışmalar; izliyorum. Kulağımda korna sesleri. Yazar olduk dedik ya, bir hırçınlıkla başlıyorum yazmaya…
/Dilim kurumuş, iki kelime çıkmıyor sana karşı. Ellerim titremeye başlıyor adınla. Adın bana çok şey hatırlatıyor. Her şeyimizin bir; yediğimizin, içtiğimizin, sesimizin, yüreğimizin bir oluşunu yeşertiyor. Ve gözünden düşen bir damla. Yanıyor yürek. Alevleniyor. Külleniyor. Adın bana çok şey hatırlatıyor. Hatırladıkça adım siliniyor. Benden sana kalan, bir hiç’e dönüşüyor.
…
Müzik başlar, yasak meyve dalından koparılır.
Yağmur diniyor, geliyorsun. Bugün çok güzelsin. Yüreğin liseli bir kız gibi çarpıyor. Gözlerin dilber bakışları. İstanbul gibi. Kaybet beni onlarda, İbrahim kıl, bu ateş içinde cenneti göster bana! Yürüyoruz taş döşeli yollarda. Elim eline değiyor, yüreğim yüreğine. Ve düşüyorum…
Gökkuşağının altıdan geçiyoruz. Bahçeli’de. Hafif bir rüzgâr. Daha da yakınlaşıyoruz. Nefret, Ankara’da daha çok artarmış. Sahiden de öyle. Hava soğuk. İnsanlar da öyle. Ve ezan sesi. Hem de burada! İkindi vakti, hicaz makamı. Namazdan çıkıyoruz, yüzün gülistan. Cennet oluyor cehennem. Ha bir de, Bahçeli’deki cami çok güzel. Sen de öyle…
…
Müzik başlar, müzik biter.
Ya bir rüya, ya bir hatırlama. Nisan gözyaşları yüreğime sızıyor. Gönlümde ne bir bahar havası, ne de bir gökkuşağı. Kırıldı kalem, artık yaşlanıyorum.
Filed under: Hikâye | 2 Comments
Mavra Mira!
Ben düşündüm ve dünya varoldu… Ahan da ben varım, ahan da tanrı var. Ahan da ben yokum ahan da tanrı yok. Kabul ediyorum. Ben bir ateistim. Manyağın tekiyim yani. Aynı zamanda materyalist, egoist, faşist, rasyonalist, nasyonalist, brahmanist, maniheist ve narsistim. Dünyanın tarihi benimle başlar. Ahan da ben varım, ahan da dünya da var. Ahan da ben yokum ahan da dünya da yok. Ben olmasam dünyanın olduğunu bana nasıl kanıtlayacaksınız zaten. Bu bir dedüksiyon mu, hayır. Saçma sapan bi mavra işte. Gaza gelmiş bir ali ata bak usulü bilmece, saymaca, dil üstünde sektirmece.
Sana ne? Bir margarin. Buraya yakışmadı be! Olsun, ne de olsa amaç post-modernite. İtalyan işi içli köfte, çizmeli kedi, arap fare, gezgingen bir künefe.
Çocukların mizah anlayışı. Boş, saçmasapan ve çocukça. Hem pişo ney ki Pinokyo bişey olsun. Pi imiş, no imiş, kyo imiş. Kim der ki bunlar birleşince Pinokyo oluyormuş. Hangi aynaya bakıp kendini benim gibi göremeyince bunalıma giren yaratık, benim üzerime saldırır ki? Hayır, zaten yazar benden hayal kurgulamamı bekliyor. Bunnessaçmalık! Sanki güneşin oğluyum ben. Yok…
Benim annemin kekleri pek güzel olmazdı, babamı da hiç hatırlamadım zaten. Benim babam hiç olmadı, biliyor musunuz. Eteğim bile olmadı, mavilikler bile çekiştirmedi. Beni hep kaynanam çekiştirdi. Bir de uzun ihsanlar. Aman, insanlar. Ben onların dediği gibi değilim, hiç olmadım, dediklerini düşünmedim, düşündüğümü bulamadım, lafımı esirgemedim, kükredim, aştım bendimi, yine de sözümü geçiremedim. Bu ne şimdi, laf mı!?
Ha söyleyeyim, ben Dekartım. Yani en esaslı esas oğlan. Ve hiç zannetiğiniz kadar da ahmak değilim. Ahmak olan sizlersiniz. Ben düşündüm, tanrı var dedim. Siz baktınız modernite. Ha, tamam ben yoksam tanrı yok, o ayrı mesele. Ama bunlara takılmak ne kazandırır ki bize, yaptığımız iki üç eğlencelik teolojik hengame.
Yeri gelmişken söyleyim; tanrılık bana yaramadı. Bu taraf pek bi sıcak. Arada bir beni görmeye gelenler olunca kapı açılıyo Allah’tan ki, esiyo. Bu yazıyı okuyan herhangi bir modern dangalak varsa beni tanrı bile kabul eden, zahmet olmazsa buraya biraz soğuk şeyler getirsin. İnanın durulacak gibi değil, ölüp ölüp diriliyoruz burada Posbıyıkla ben. Gerisinden bahsetmiyorum bile. Onlar hepten ahmak, hiçbir şeyi düşünememişler vakti zamanında. İnsan sözde de olsa bi tanrı manrı der de buraları düşünür. Kepazelik!
Bak, bu sıcağın en güzel yerlerini biz aldık. Derilerimiz de değişiyo yandıkça. Oh oh, yan gel yat yani. Ha yatmak yok, arada bir taş taşıyoz. Posbıyık hep bana yaptırıyo tabi işleri, dünyanın içine ettin burayı da sana yar etmem diye. Ha, ha! Komik çocuk. Tanrı öldü esprisi de çok komik ha, az buz değil. Aklıma geldikçe ölüp duruyorum. Sonra baştan bida. Öyle garip bişey. Ha Darwinle Freud da burada. Ama meşguller. İkisi hep beraber dolaşıyolar. Dünyada birbirlerini bulamamışlar, buraya gelince saman altından bişey yürütüyolar. Geçen Darwini maymun gibi çırılçıplak gördüm, Freud da… Yani…
Neyse, ben düşündüm ve Pino bunları yazdı. Hani tanrısı oldum ya modern dünyanın. Batmışız bi çukura, bari keyfini çıkaralım. Haydin o zaman, mavra mira!
Filed under: Pino Kyo | Leave a Comment
“Bizler direndik, ileri atıldık ve kaçmadık..”
“Allah’ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum!
Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!
Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!
Ben ki saçları ağarmış, ömrümün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belâlarının estiği biriyim!
Tek isteğim, benim gibi Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!
Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler!
Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında? Bir halk yok mu?
Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?
Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak! Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken? Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!
Omuzlarımıza el verecek ve gözyaşlarımızı silecek bir bakış! Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilâtları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı? Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye. ‘Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mü’min kullarına yardım et!’ diye çağıramaz mı? Buna da mı gücünüz yetmiyor? Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:
Bizler direndik, ileri atıldık ve kaçmadık..
Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek!
Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!
Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim! Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!
Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! Temennimiz, Allah’ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır! Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!
Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!
Allah’ım!
Sana şikâyette bulunuyorum… Sana şikâyette bulunuyorum… Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı Sana şikâyet ediyorum. Sen mustazafların Rabbisin… Sen bizim Rabbimizsin… Bizi kime bırakıyorsun? Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana m?
Allah’ım!
Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına, sana şikâyette bulunuyorum.
Sana şikâyette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı… Birliğimiz bozuldu… Yollarımız ayrıldı…
Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini sana şikâyet ediyoruz…”
Şeyh Ahmed Yasin
Filed under: İktibas | 1 Comment
Yine bir ağlama sesiyle uyanıyorum. Annem. Şimdi kalkacağım. Uyandığımı fark ettirmeden usul usul odamdan çıkıp salona gideceğim. Annem yine beyazlar içinde olacak. Secdeye kapanmış, ağlayarak. Ben de kanepenin ardından ona eşlik edeceğim. Gözyaşlarım küçük yüreğime akacak. Yine bir damlanın bile yüzüme akmaması için dua edeceğim. Akmayacak. Annem kalkmadan geri döneceğim yatağıma. O yanağıma bir öpücük kondurmak için gelecek. Ve anlamayacak ağladığımı. Ardından kapıyı yavaşça çekip beni gözyaşlarımın ıslattığı geceyle baş başa bırakacak…
Ve geçiyorum kanepenin arkasına. Annem ağlıyor, ben ağlıyorum. O hıçkırıyor, ben hıçkıramıyorum. Zaman geldi deyip tam kalkmaya yelteniyorum, bir oyuncak çarpıyor dizime. Hay aksi! Şunları toplamayı bir öğrenemedim. Bu sefer annem değil ben kızıyorum kendime. Ses çıkmamışken devam edeyim diyorum, annem bana sesleniyor. Sesi içimi okşuyor. Ne yapıyorsun orda diyor; hiç diyorum incecik sesimle, uzatarak. Gel yanıma diyor, gidiyorum. Neden uyandın söyle bakalım diyor, dayanamıyorum. İçime akan tüm gözyaşlarını salıveriyorum. Ne oldu diye soruyor. Sesi meltem gibi. Ama dindirmiyor içimdeki fırtınayı. Neden ağlıyorsun diye soruyorum. Sessizlik. Anneler hep ağlar diyor. Bir daha sessizlik. Bağrına basıyor, başımı okşuyor. Ben uykuya yenik düşerken, gözyaşları saçlarımı ıslatıyor.
* * *
Bugün annemin mezarını her zamankinden de bakımsız buldum. Fark etmemişim. Ne zamandır gelmez olmuşum buraya. Gözyaşlarımla üzerindeki çiçekleri sulamaz olmuşum. Yapraklar kırılmış Küsmüşler bana. Boyunları bükük. Ah insan! Nasıl da unutuyor! Dayanamıyorum. Olduğum yere çöküyorum. Eşim elimden tutuyor. O suskun. Ben suskun. Rüzgar pek yaman. Mezarlıkta bayram kalabalığı. O gece aklıma geliyor. Annemle beraber ağladığım son gece. Elleriyle ıslak saçlarımı okşadığı son gece. Ve sabah. Bir feryatla uyanışım. Odaya doğru koşuşum. Babamı ilk defa figanlar içinde ağlıyor görmem. Babamın beni odaya sokmayışı. Annemin sarkan kolunu görmemle ona doğru yırtınışım. Canımdan canın gidişi…
Eşim elini çekip kalkıyor. Artık kalmamız gerektiğini, hasta olacağımızı söylüyor. İçimde hala o geceki uyuduğuma pişmanlık. Göz göze geliyorum. Her göz göze gelişimde annemi hatırlıyorum. O sıcak gülüşü bir tek burada görüyorum. İçim buruk, pişman, gülümsüyorum. O da gülümsüyor. Canıma bir can daha katıyor. Son defa ardıma bakıyorum. Daha layık olmaya çalışacağıma bilmem kaçıcı kez söz veriyorum. Hadi diyor, uzaklaşıyoruz sözlerden.
Filed under: Hikâye | Leave a Comment
Le Déform et l’Réform ve Son
Hani ben Ahmet Hakan’dım ya! Bir anda değiştim. Değiştiğim gibi bir gazetenin genel yayın yönetmeni oluverdim. Yıllarca gayet usturuplu bir yazarken, yine değişiverdim. Ona buna sataşır oldum. Hükümet mi, elbet. Doğu mu, elbet. Din mi, elbet. Hele başörtüsü, Kur’an filan. Elbet, elbet, elbet… Ben vurdukça onlar küçülüyor; ben vurdukça mevkiim, gücüm, kudretim artıyordu. Bir gün babam geldi. O gün farklı bir gündü. Çünkü babam gelmişti. Babamın gelişine sevinmedim. Çünkü sevinemezdim. Çünkü babam “gelmişti”. Baba naber, dedim. Ses etmedi. Bak dedim, artık para içinde yüzüyorum dedim. Yüzünü o yanna çevirdi. Görüyo musun, çok büyük bir gazetenin çok büyük bir genel yayın yönetmeni oldum dedim. Ve ilk defa konuştu: Ben sana pis bir gazetenin pis bir genel yayın yönetmeni olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim… Hay konuşmaz olaydı. Yerin dibine girdim. Ha pardon, yerin dibinde odlumu fark ettim. Babamı kovdurdum ve bu hikayenin halk arasına karışmasını engellemeye çalıştım. Artık bir gazetenin genel yayın yönetmeni ya da adam değil, bir nezlenin burnundaki tüm alet ve edevatı sümkürdüğü, aslı temiz ama kirletilmiş bir mendil parçasıydım.
Ve yine değiştim. Ahmet Hakan’lık içime işlemiş. Gittim mendillikten, afedersiniz tuvalet fırçasına, ordan bebe bezine, ordan pis kokulu bir çoraba, sonra ateşe, sonra suya, sonra havaya, sonra toprağa dönüştüm. Ve en sonunda da oduna. Yeniden Gepetto Baba’nın kucağına düştüm. Artık her şey unutulmuştu.
Hikayem değişe değişe vali-baba hikayesi olmuştu. Çok sevindim. Çünkü hikayem değişmişti. Çünkü orda “ben” yoktum. Ben. Yaşar Usta… Ve lafımı bu replikle unutuyorum. Ama sevinçliyim. Sevinç işte, Kiziroğlu Mustafa Bey gibi bişey.
Ve içeri Penelopé giriyor, hemen ardından da Ömer. Bunlar da iyice bi “ikili” oldular ha. Neyse, televizyon açık. Televizyon niye açık? Çünkü film var televizyonda. Televizyon film olduğu için açık. Yoksa televizyon hep film olduğunda mı açık olur? Evet. Film mi? Film. Adı neymiş? “Filler ve Çimen”miş. Yoksa başrollerini de Penelopé’la Ömer mi almışmış? Yok’muş, Bülent Ersoy’la Mustafa Topaloğlu’nunmuş. Iıııyy’mış. Çekiyorum fişini televizyonun. Neden mi? Çünkü hikayenin artık bitmesi gerekiyormuş. Peki her hikayenin bitmesi için fiş mi çekiliyormuş? Bilmem. Ben fişi çekince bitecek miymiş peki? Onu da bilmem. Tamam o zaman, çektim mi fişi? Çektim. Bitti mi? Bitti.
Filed under: Pino Kyo | Leave a Comment
Ayrım
Uyanıyorum. Hem de kendiliğimden. İlk defa. Evet evet, ilk defa. Sabah ezanı. Ve güneşin doğuşu, içime. Tüm günlerden farklı bugün!
Hissediyorum. Bugün ben de farklıyım. Çayımı kahvaltımı kendim hazırlıyorum, içim içime sığmıyor, yerimde duramıyorum. İnanır mısın, şarkı söyleyerek çıkıyorum evden dışarı. Yağmur yağıyor. Sağanak. Sesimi kısıyorum. Ve bir araba. Kırmızı, en son modellerden. Altımı üstümü su ediyor. Kızmıyorum. Bağırmıyorum. Dedim ya, doğan güneş içimde. Kendime gülüyorum.
Otobüs her zamanki gibi. Kalabalık. Ön taraf, hastane müdavimi ihtiyarlar. Arkada envai çeşit insan prototipi. Nasıl yer bulduysam bu kalabalıkta, oturuyorum. Gün’den ondan olsa gerek…
Her otobüsün bir güzel’i vardır. O güzel, güzel olmasa bile elde ancak o vardır. Tüm gözler üzerindedir, bir annenin çocuğu üzerine titreyen gözlerle bakması gibi. Birazdan bir şey olacak kaygısı. Gülüşünü, sesini, bakışlarını, her şeyini bir televizyon edasında izler etrafındakiler. İşte o güzel, bu sefer’de karşımda. Şu güzel, bi umurumun dikkatimi çekemiyor. Bu sefer de. Umrumda-değil! Ben her zamanki gibi onu değil, onu izleyenleri izlemeye koyuluyorum. İçten içe gülüşüm, yüzümde sakin bir tebessüm olarak yansıyor. Sürekli kanal değiştiriyorum, hep aynı bakış. Bir tanesi ona baktığımı fark ediyor, göz göze geliyoruz; içten basıyorum kahkahayı. Yakaladım nârâlı fotoğrafını çekmişim gibi utanıyor, kızarıyor, bozarıyor. Genç de ha, on beş on altı yaşlarında. Başını öne eğiyor, bir daha o tarafa hiç bakmıyor. Kalkıyorum, basıyorum düğmeye. Bir durak erken ineyim de, biraz da yürüyeyim diyorum; mâdem bugün farklı!
İniyorum. İndiğim gibi tekrar sulanıyorum. Yine bir kırmızı araba, yine son modellerden ve yine bir tebessüm. Neredeyse şükredeceğim! Yağmur bastırıyor, hemen geçiyorum bir ağacın altındaki banka. Buraya hiç yağmur damlası gelmiyor, sanki yağmurdan kaçmış mekân. Şaşırıyorum.
Yağmurdan kaçarken doluya tutuluyorum. Ah! Mine’l-aşk… Takip etmeye başlıyorum, Augusto Pérez[1] misali. Attığım her adım, sıratta bir adım. Dilber’e. Sevgili’ye. Fark ediyor, fark ediliyorum. Yüzünü bana çeviriyor. Ve sidretü’l-müntehâ.
İşte hikâye şimdi başlıyor.
[1] Miguel De Unamuno’nun Sis adlı romanının baş karakteri.
Filed under: Hikâye | Leave a Comment
bir ırmak serinliği geliyor sesin
geliyorum. geliyorsun. geliyorum.
saçlarından anlıyorum birazdan gün doğacak Erdem Beyazıt birazdan.
toz pembe bir kasvet çöküyor
geliyorsun geliyorsun geliyorsun.
karnıma yumruk göğsüme bıçak.
nazara boncuk
boncuk ter.
Ömer Faruk Çevik
Filed under: İktibas | Leave a Comment
Yer ve Gök
gökte yağmur ağaçları
ıslak dallar ıslak meyvalar
şeffaf sesler karanlık kulaklar
kovalamacalar taş yağmurları
gökte yıldız bahçeleri
ışıklar, ateş topları
samanyolu denizi, cin taifesi
şeytan kahkahası, kalp ürpertisi
yerde kurşun sağanağı
ölü naraları, ölü yalvarmaları
patlak yüreklerin şaşılığı
çığlık sesi ve sessizlik
ve yerde bayat bir hayat
sahte kurtuluşlar, yengiler, yenilgiler
yerde anne yüreği, oğul çırpınışı
siyah beyaz sevgili yüzünde çamur tadı
gökte ince sesler, peri şarkıları
yerde çığlık kahkahalar, gölge çırpınışları
ne gök mutlu ne yer
siyah beyaz resimde şeytani şeyler
Ferhat Taşkın
Filed under: İktibas | Leave a Comment