Alparslan Diyojen’e sorar:
«Hiç tarih okur musun?»
Diyojen şaşkınlık içinde cevap verir:
«Hayır okumam, neden?»
Alparslan cevap verir:
«Çünkü tarih okumayan ve tarihini bilmeyen bir milletin sonu, senin sonun gibi olur.»

Alparslan ile Diyojen arasında geçen bu küçük konuşmayı hepimiz biliyoruzdur. Gerek ilköğretim gerekse lise yıllarında anlatılan bu konuşma, eğitim sistemimizdeki ezbercilikten olacak ki, alması gereken önemi pek alamamış. Halbuki bu konuşmanın altında bir çok devletin, birçok imparatorluğun yıkılma sebebi yatmaktadır.

Toplum tarafından bilinçli olarak görülen ancak medyatik yapıya sahip bir gencimize ülkenin gidişatından bir takım sorular yöneltsek, (kendi savunma mekanizmasına dayanarak) sorunları birilerinin üstüne yıkmaya başlar. Hükümeti, cumhurbaşkanını sayar; çözümün ‘Batıcı’ olmaktan geçtiğini söyler falan filan. Medyatik yapıya sahip, olayları sadece manşetlerden takip eden bu genç maalesef o kadar büyük bir konuyu göz ardı etmektedir ki, bu konunun asıl sebep olduğunu bilmemektedir. Bu konu tarihtir.

Osmanlı Devleti’nin son yüzyılı tartışılırken, genelde yöneticilerin dış politikada yanlış kararlar vermesinden dolayı dağılış sürecine girdiği sonucu çıkar. Sanki bir devlet, sadece dış politikalarıyla ayakta kalıyormuş gibi, konu bu bakış açısıyla irdelenir de irdelenir. Fakat Osmanlı’yı o hazin sona sürükleyenin iç politika olması nedense geri plana atılır. Osmanlı’nın son yüzyılına baktığımızda, tarihten ders alma metodunu seçen bazı ileri görüşlü alimler-düşünürler bir kenara bırakılırken, “Batıcı”, geleceğe yön veremeyen, dar görüşlü kişiler devlete yön vermeye başladı. Bu bakış açısı, topluma da kazandırılmaya çalışılınca büyük sorunlar baş göstermeye başladı. Geleneklerine sımsıkı bağlı Osmanlı halkı, bu kültür değişimini kaldıramadı haliyle. Bu “Batıcı” dayatma, fikir ayrılıklarının tetikçisi oldu. Ve kültür bölünmeleri yavaş yavaş kutuplaşmaya dönüştü. Devletin başkentinde bile birbirinin tam anlamıyla zıttı Fatih ve Harbiye ekollerinin oluşmasına sebep oldu.

Osmanlı’nın kültürel kutuplaşması siyasi bölünmelere yol açtığında ise artık biz Lozan Antlaşması’ndan Osmanlı’nın devamı olarak değil, Osmanlı’nın ardından kurulan devletlerden biri olarak çıkıyorduk. Evet, sonu gelmez kutuplaşma için geç kalınmıştı.

Hala devam eden bu kutuplaşma serüveni, İslam Birliği’ne vurulmuş büyük bir prangadan başka bir şey değildir. Dört Halife döneminden başlamış olup, bugüne kadar süregelen ve son kale Osmanlı’nın da çöküşüyle daha da kötü bir hal alan fikir ayrılıkları, Ümmet-i Muhammed’i gün geçtikçe daha büyük kaoslara sürüklemektedir. Bir tarafta Müslüman kardeşimiz hunharca, haince öldürülürken diğer tarafta buna ses çıkartmayıp, aksine sanki keyif alırcasına izleyen, kınamalardan öteye geçemeyen İslam toplulukları…

Kimse fark edemedi, Ortadoğu’da öldürülenin bir Iraklı, bir Filistinli, bir Arap, bir Lübnanlı değil de bizim kardeşimiz olduğunu. O topraklarda bizi ellerini açmış bekleyenin kardeşimiz olduğunu. Kimse önemini kavrayamadı, bu Siyonizm’e karşı bir olmamızın. Kimse önemini kavrayamadı, Ümmet-i Muhammed kavramının. Kimse önemini kavrayamadı, İslam Birliği’nin…

Ey gençlik! Bırak artık sonu yetmiş beş milyon farklı kutuba giden ayrılıkları. Bırak artık “Batıcı”-Siyonik düşünmeyi. Gözünü dört aç ve her gün onlarcası şehit olan kardeşlerinin durumun bir bak. Bir de onların karşısına dimdik bir Müslüman olarak çıkan Nasrallahlara, Ahmedinejadlara bir bak. Sen de onlar gibi, İslam Birliği’ni düşün. Tarihte hep senin karşında olanı bu sefer de yanında zannetme. Ve sakın tarihini unutma. Tarihine sımsıkı sarıl. Biliyorum; Kosova’yı, Bosna’yı, Afganistan’ı unuttun. Şimdi ise sıra Çeçenistan ile Irak’ta diye baskı yapıyor medya. Sen bu sefer kulak asma. Bu sefer İslam Birliği’nin sırası. Bu sefer İslam zaferinin sırası. Bu sefer tarihe sımsıkı sarılıp düşünme sırası. Bu sefer, senin sıran…

Yolun açık olsun…



No Responses Yet to “Tarihe Bismillah”  

  1. No Comments Yet

Leave a Reply