Osmanlı ve Endülüs… Biri, fatihli padişahlar silsilesinin ardından halifelikle güçlerini perçinlemiş ve adının yanına ‘imparatorluk’ koyulan; diğeri, tüm bu yükselişin karşısında günden güne çöken, her ne kadar yardım edilse de, yalnızlar yalnızı kalmış iki İslam diyarı. Aynı çağın İslam dünyasının iki farklı kutbu. Endülüs, İslam dünyasında yeni bir çağın açılışına tanıklık ederken, geri planda kalmış bir mükemmel çağın bitmesi. Yalnızca İslam dünyası için değil, tüm dünya için büyük bir kayıp.
Endülüs
711 tarihinde Tarık bin Ziyad komutasında İspanya’yı İslam sınırları içine alan Emevîler, 756 yılında çıkan ayaklanmalar sonucu Endülüs’ü farklı bir devlet haline getirmiştir. 929 tarihine gelindiğinde ise Emevî soyundan III. Abdurrahman, halifeliğini ilan ederek, aynı zamanda farklı yerlerde halifeliğini ilan etmiş üçüncü kişi oluyordu.
Bu arada İspanya’nın fethedilmesinden sonra, mağlup Vizigot ordusundan artakalan bir grup asker tarafından 718 yılında başlatılmış olan Reconquista, İspanya’yı müslümanlardan geri almayı hedeflemiş ve sürekli Endülüslüleri yaptıkları bu savaşlarla yıpratmışlardı. Kendi içindeki karışıklıklardan dolayı bu saldırılara cevap veremeyecek kadar güçsüz olan Endülüs Emevîleri yıkılmış ve ardından bir çok sayıda küçük devletçiğin oluştuğu yeni bir dönem başlamıştı. Artık güçlü bir siyasi birlik kuramayacak kadar dağılan Endülüslüler; önce Murabıtların, ardından onu yıkan Muvahhidlerin bir eyaleti olarak yaşamlarını sürdürdüler. Muvahhidlerin de ortadan kalkmasının ardından çıkan ikinci bir karışıklık dönemi, Benî Ahmer Devleti’nin siyasi birliği kurmasıyla sona ermiş görünüyordu. Bu zamana kadar kendi iç karışıklıklarıyla uğraşan Endülüslüler, kendilerini bu topraklardan atmaya yemin etmiş tam bir hıristiyan birliği tehlikesiyle karşı kaşıyaydılar.
XV. asrın ikinci yarısında Kastilya ve Aragon krallıklarının başlarındaki Ferdinand ve İzabella’nın evlenmeleriyle, Endülüs’te yaşayan müslüman ve yahudileri bu topraklardan atacak İspanya devleti kurulmuştu.[1] Bu devletin saldırılarına son derece sert cevaplar veren Endülüslüler, gerekli yardımların gelmemesi ve devam eden iç karışıklıklar sebebiyle 1492 yılında Gırnata’yı terk ederek siyasi etkinliklerini yitirmiş oldular.
Osmanlı
Doğu Roma İmparatorluğu’na son verip Otranto’ya kadar ilerleyerek Avrupa’ya korku salan Fatih devrinden sonra yerine geçen oğlu Bayezid-i Sânî döneminde sular biraz durulmuştu. Cem Sultan yüzünden endişeye kapılan Bâb-ı Âlî, dış meselelere kendini kapatmış vaziyette olsa da, Gırnata’nın düşüşünden 5 veya 6 yıl öncesi Endülüs’ten gelen bir elçinin getirdiği feryâdname, padişah için ayrı bir öneme sahipti. İslam dünyasının lideri konumunda olmak için emin adımlarla ilerleyen Osmanlı, zor durumlarda kalan bu kardeşlerine karşı kayıtsız kalamazdı. İspanya liderine gönderdiği Endülüslülere yönelik baskı politikasından vazgeçilmesi yönünde ‘talimat’ veren padişah, bundan bir başarı elde edemedi. Ardından Cem Sultan gibi önemli bir hadiseye ve bu arada Osmanlı-Memluk ihtilafının alevlenmesine dalmış olmalı ki, 1505′te Gırnata’nın düşüşünün ardından gelen feryâdname ile tekrar konuyla ilgilenmiş, ancak bu sefer işi diplomatik yollara bırakmamış ve daha önceden Osmanlı himayesine girmiş olan Kemal Reis’i Mâlega ve Balear adaları kıyılarını vurup Endülüs’teki müslüman ve yahudileri, Kuzey Afrika ve İstanbul’a taşımak üzere görevlendirmişti.
Aynı tarihlerde İspanya tarafından birbiri ardına çıkarılan fermanlarla müslümanlar zorla vaftiz edilmeye çalışıldı ve bunda şeklen de olsa bir başarı sağlandı ki, bu şekilde hıristiyanlaştırılan müslümanlar, İspanya tarihinde morisko, bizim tabirimizle müdeccen, olarak adlandırılmaktadır.
Osmanlı’nın ‘Muhteşem’ Akdenizi
Yavuz’un, babasını tahttan indirmesiyle Osmanlı’da yeni bir dönem başlıyordu. ‘Allah Yavuz’un veziri yapmasın’ dedirten yeni bir padişah, Batı’nın adı dahi geçmeyen yeni bir fetih politikası. Kısa sürede sağlanan Anadolu birliği ve elde edilen halifelik. Bir hışımla girmişti Kuzey Afrika’ya kadar. Yavuz’du o. Farklıydı. Düşüncesinde yepyeni fetihler belirmişti. Hedef belliydi: Endülüs. Kuzey Afrika’yı Osmanlı’ya katıp babasının yapamadığını yapacaktı. Tüm düşünce ve yapılan fiiller iyiydi de, Allah’ın takdiri buna engel oluyordu. Kısacık hükümdarlığında bunu başaramadıysa da, oğlunun fikirlerine öncülük etmişti.
Ve tarihin gördüğü ikinci büyük Süleyman, Osmanlı’nın başındaydı. Devlete yepyeni bir soluk, bir heyecan getiriyor, yorulmak nedir bilmeyen askeriyle o savaştan bu savaşa koşuyordu. Ancak bu sefer sadece Osmanlı büyüyüp gelişmemişti. Bir de; Avrupa’da gittikçe devleşen, bir taraftan Fransa ile yaptığı savaşlarda galip gelerek ekonomik durumunu iyileştiren, diğer taraftan geriye kalan Endülüslülerin kanını emerek içteki huzursuzluğu(!) gideren bir İspanya vardı. Akdeniz’in biri bir köşesinde öteki öbür köşesinde her iki millet, biri İslamiyet’in diğeri Hıristiyanlığın müdafiî olarak ortaya çıkmışlar, 16.asırda her ikisi de cihanşümûl birer imparatorluğun sahibi olmuşlar, Akdeniz’de genişleyerek birbiri karşısına çıkmışlar, bu denizin hakimiyeti için mücadele etmişler ve benzer şartlar altında iktisâdî ve siyasî inhitata uğramışlardır. Denilebilir ki, 16.asır son yarısında Akdeniz tarihi bu iki imparatorluğun bu deniz üzerinde hakimiyet mücadelesinden ibarettir.
Kanûnî, dış politikasını belirlemişti. Doğu’daki İran sorunu dışında, Akdeniz’e yüklenilecek, bu bağlamda Batı’ya seferler düzenleyerek hem karışıklıklar içindeki Batı’da rahat rahat ilerlenecek, hem de Akdeniz’de güçlü bir donanmaya sahip olunacaktı. Bunun yegâne sebebi ise Endülüs’tü. Kanûnî’nin Akdeniz politikasında müdeccenlerin bir yeri ve ağırlığı olduğu kesindir. Öyle anlaşılıyor ki; önce Kuzey Afrika ve Batı Akdeniz’e yerleşmek, ardından da bu meseleye kesin bir çözüme kavuşturmak üzereydi.
O dönemin ikinci büyük devletinin de problemleri, sıkıntıları bitmek bilmiyordu. Aynı anda hem Fransa ile hem yeni çıkmış ateşli bir topluluk olan protestanlar ile hem de Kuzey Afrika cephesinde Osmanlı ile savaşan İspanya ordusunun bu denli üçe bölünmesi hem savaşlarda başarıyı azaltmış hem de ülke ekonomisini iflasın eşiğine sürüklemişti. Martin Luther öncülüğündeki protestanların Fransa’nın yanına geçmesinin ardından, İspanya kralı V. Karlos’un barıştan başka bir şey düşünmesi neredeyse imkansız hale gelmişti. Osmanlı’nın bir taraftan Viyana muhasarasını gerçekleştirmesi diğer taraftan da Kuzey Afrika’daki korsan faaliyetlerine destek vermesi barışın en ileri gelen zorlayıcı nedenleriydi. V. Karlos Kuzey Afrika’ya yöneldiğinde ise, Cezayir’de korsanlık yapıp Avrupa’ya korku salan Hayrettin Paşa’nın Osmanlı himayesine girdiğinin, hatta kaptan-ı deryalığa getirildiğinin haberini alır. Kuzey Afrika sorunu, artık onun için içinden çıkılması güç bir durum haline gelmişti. İlk başlardaki ağır mağlubiyetlerine Andrea Doria’nın biraz nefes aldırması onu rahatlatsa da, bunun geçici olduğunun farkına varması uzun bir süre almayacak, vardığında ise, ülkenin bu başarısızlıklarının sorumlusu olarak kendini görüp tahtını oğluna devredecekti. Osmanlı dışında bir çok sorunla uğraşan İspanya’nın paraya ihtiyacı vardı, bunun için II. Filip barış yolunu tercih etti ya da bir başka deyişle tercih etmek zorunda kaldı.
V. Karlos’un son yıllarında, ölen Barbaros’un yerini dolduran Turgut Reis’in Akdeniz’de yaptığı korsanlık ve Mustaganen’de kendisine karşı aldığı zaferin ardından Akdeniz’i tamamen Kanûnî’ye bırakmış ve Süleyman’ın önüne ‘Muhteşem’ sıfatını koyduracak olan Akdeniz’in Türk gölü haline gelmesine göz yumacaktı. Kısa bir süre sonra küçük de olsa yine alevlenen fitiller, II.Filip’in getirdiği barış teklifi ile yerini tekrar durgunluğa bırakacak, Osmanlı deniz seferlerinin durmasına ve yoğun bir bezginlik çökmesine yol açacaktı. 1565 Malta Seferi’ne kadar devam eden bu bezginlik, artık isteksizce devam eden yeni bir çatışma/yeni bir deniz savaşı çağını beraberinde getirmişti.
Bir ada kapmaca oyununun sonunda Akdeniz’i tamamen ele geçiren Osmanlı, II.Selim dönemiyle artık asıl amacına ulaşmak için hazırdı. Kuzey Afrika’da, o topraklara Endülüs’ten taşınan Müdeccenler tarafından sağlanan bir hakimiyet vardı. Akdeniz de artık avuç içindeydi. Yıllardır uğraşılan devlet politikasının sonuna gelinmişti. Endülüs’e yardım edilecekti artık. Ancak, bir sorun vardı. Mevcut barış ortamında nasıl sağlanacaktı bu?
Geçici bir çözüm olması şartıyla o zamanki Cezayir’i idare etmekte olan Kılıç Ali Paşa, para ve silahla Endülüslülere isyan için destek oldu. Bu destekler büyük çoğunlukla işe yaradı ve 1568′de İspanya’ya karşı müdeccenler, Büyük Gırnata İsyanı’nı çıkarttı. İspanya’nın da buna bir karşılık vermesi gerekiyordu. İşte tam bu sırada Osmanlı, kardeşine yapılanı kendine yapılmış olarak kabul edecek ve yardımını Endülüs’e ulaştıracaktı. Ancak gereken yardım Osmanlı tarafından sağlanmadı. Peki Osmanlı, tüm bu planları tıkır tıkır işlerken sırası geldiğinde nerdeydi?
Tüm Akdeniz’i alan Osmanlı’nın alamadığı önemli bir ada vardı. Bu ada ki, hacca gidenler için korku ve dehşet kaynağı, bundan dolayı da Osmanlı padişahı için, yani İslam dünyasının tek halifesi için, büyük bir sorundu. 1570′te başlayan kuşatma 1571′de adanın elimize geçmesiyle sona eriyordu. Evet, Kıbrıs da alınmıştı. Şimdi donanmanın önce eve ardından Endülüs’e gitme vaktiydi. Fakat hıristiyan dünya Kıbrıs’ı sindirememiş olacak ki, İnebahtı açıklarında hain bir baskınla tüm donanmamızı yaktı, 6 ay içerisinde daha büyük bir filoya sahip olunsa da Osmanlı, İnebahtı’da Endülüs’e yardım edecek donanmayı kaybetmişti. Tüm bu olumsuzluklar yaşanırken bir haber de Endülüs’ten gelmişti. İspanya; bir daha bu kadar büyük olamayacak olan bir isyanı, son derece kanlı bir şekilde bastırmıştı. Endülüs’ün artık tutunacak bir dalı kalmamıştı. Osmanlı’dan gelecek yardım umudu da suya düşmüştü.
Endülüs’ün, Osmanlı’nın Gözleri Önünde Sükûtu
Her ne kadar büyük başarılar alıyormuş gibi gözükse de, artık II.Filip maddi sıkıntılardan dolayı, olayın gizli kalması şartıyla, gerçek bir barış istiyordu. Bu barışa Roma yani Papalık da hiç itiraz etmemişti. Çünkü özellikle 1580 yılında, o da Akdeniz’i ve İslamiyet’e karşı savaşı terk ederek İrlanda ve protestanlara karşı yürütülen savaşla ilgilenmeye başlamıştı.
İspanyol idareciler en son olarak, ülkedeki birliğe zarar verdiği ve potansiyel bir iç tehdit kaynağı olduğuna inandıkları yarım milyon civarındaki Morisko’yu 1609-1614 yılları arasında İspanya dışına sürdüler. Bu şekilde müslümanların İspanya’da cemaat olarak da varlıkları son bulmuş oldu. Endülüs’ten sürülen müslümanların yaklaşık 60 bini Fas’a, 160 bini Osmanlı Devleti’ne yerleşti. Osmanlı topraklarına gelenlerin 65 bini Cezayir’e, 55 bini Tunus’a, geri kalanlar da İzmir, İstanbul ve Basra’ya yerleştirildi. Aşağı yukarı 10 bin Endülüs müslümanı Avrupa ve Amerika kıtasının hıristiyan devletlerine gittiler. Sürülen müslümanlardan 70 bin kadarı nakil sırasında denizde ölürken, 30 kadarı da İspanya’ya geri dönmeyi başardı.[2]
Osmanlı Endülüs’e yardım etmedi görüşü yaygınsa da, Endülüs’ün çığlıkları her zaman Osmanlı’nın kulaklarındaydı. Ancak içi yansa da Osmanlı, doğru olanı yaptı ve tüm ordusu, donanmasıyla İspanya’ya gitmek yerine istikrar taraftarı oldu. Çünkü tecrübeli yöneticiler biliyordu, orada elde edilen zaferin ardından gelecek olan hakimiyetin geçici olacağını. İstikrar sayesinde elde edilen Kuzey Afrika ve Akdeniz sonrasında ise, ne Muhteşem Süleyman kalmıştı ne de Barbaros. Donanma yorulmuştu. Ordu yorulmuştu. İnebahtı bozgunuyla artık kaybedilen prestijimizi bir daha bulamamıştık.
Belki de, kaybedilen Endülüs’ün sebebini Timur’a dayandırmamız gerekir. Eğer ki, Timur Anadolu’ya o hamlesini yapmasaydı, İstanbul’un elli yıl önce fethi gerçekleşecek, ardından gelecek silsilelerle Akdeniz hakimiyeti daha önce sağlanacaktı. Ve böylece Kanunî’siyle, Barbaros’uyla Endülüs’e Osmanlı bayrağını dikecektik.[3]
Kaynaklar
1. Mudejares & Sefarades: Endülüslü Müslüman ve Yahudilerin Osmanlı’ya Göçleri, Lütfi Şeyban, Doç. Dr., İz Yayıncılık, İstanbul, 2007
2. Osmanlı Endülüs Müslümanlarına Yadım Etmedi mi?, Mehmet Özdemir, Doç. Dr., İslamî Araştırmalar Dergisi, Cilt 12, Sayı 3-4, 1999
[1] Büyük Osmanlı Tarihi, İ.H.Uzunçarşılı, Ord.Prof., Türk Tarih Kurumu, Ankara 1983, II.Cilt, S. 199
[2] Gırnata’nın Düşmesinden Sonra XIX.Yüzyıl Sonuna Kadar Endülüs’te İslam, Muntasır Ali Kettânî, Çev. Seyfettin Erşahin, Değişim sürecinde İslam: Kutlu Doğum Haftası 1996, TDV, Ankara 1997, S. 78-79
[3] Osmanlı-Endülüs, Sezai Karakoç, Çıkış Yolu I:Ülkemizin Geleceği, Diriliş Yayınları, İstanbul 2002, S. 64
Filed under: Makale | Leave a Comment
No Responses Yet to “Endülüs Sukutu Karşısında Bir Mahcup”