Tarih, aynı zamanda yenik düşmüş eğilim ve düşüncelerin sessizliğe bürünmüşlüğünün de tarihidir. Friedrich Nietzsche
Türkiye’de modernleşme’ deyince aklımıza sadece Cumhuriyet dönemi inkılâplarının gelmesi metaforundan sıyrılabilirsek, modernleşmenin başlangıcını 16.yy.a kadar geriye çekebilmemiz mümkündür. Modernleşme sürecindeki Türkiye’ye merceklerimizi uzattığımızda ise, Osmanlı tarihi adına birçok anlaşmazlığın, siyasi ideolojilerin, kişisel eğilimlerin ve çıkar çatışmalarının mevcut olduğunu görürüz. Bu keşmekeşin içinde; geleneği yok sayıp yönlerini tamamen Batı’ya çevirenler veya Batı’nın bilimini alalım yeter diyenler olduğu gibi, kurtuluşu pan-İslamizm ‘de görenler de mevcuttur. Bu tartışmaların yalnızca 19. ve 20. yüzyıldan ibaret olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır. Tartışmalar, Batı’nın tam olarak kendini oluşturmasından çok önce, 16. yüzyılda başlamıştır. Buna göre, tartışmaların yoğunlaştığı bir konu olan, Osmanlı gerilemesine yönelik bir tez, ‘Osmanlı Devleti, Avrupalı devletlerin etkisiyle gerilemeye başlamış ve yine Avrupalı devletlerin etkisiyle çökmüştür’ görüşü çelişkiye uğramaktadır.
Osmanlı tarihi araştırmalarında dikkat çekilen iki ana konu vardır. Bunlardan biri, devletin en parlak evresinin hangi döneme denk geldiğini bulma çabası; diğeri, ‘gerileme tarihi’nin ne zaman başladığı ve buna bağlantılı olarak bir ‘Osmanlı Dönemleştirmesi’ denemeleri.
Tarihçilerin ‘Zirvedeki’ Çıkmazı
‘Devletin en parlak dönemi’ söylemi, maalesef tarihçilerimizin genelinde bir siyasi derece olarak görülmüştür. Zaten bu ‘zirvedeki’ arayışına girenler, kendi alanlarının esiri olur ve o alana göre bir padişah seçimi yaparlar. Eğer tarihçi, Yılmaz Öztuna veya Joseph Hammer gibi askerî başarıları ön planda tutan bir tarihçiyse, zirveyi Muhteşem Süleyman devrinde görür. Eğer, I.Süleyman devrindeki askerî başarıları, babasının bıraktığı muazzam hazinede ve huzura ermiş bir Doğu’da görüyorsa, en parlak dönem Yavuz dönemidir. Örneğin, iktisat tarihçisi ve aynı zamanda bir Akdeniz uzmanı olan Fernand Braudel, bu görüşü savunanlardan biridir. Eğer tarihçi, İlber Ortaylı gibi Osmanlı tarihine hukuk alanından bakıyorsa da, zirvedeki adamı, 19. yüzyıla kadar uygulanabilen kanunları hazırlayan, hem Doğu’yu hem Batı’yı çok iyi bilen ve aynı zamanda yaptığı fetihlerle dünya iktisadına yepyeni bir ivme kazandıran Fatih Sultan Mehmed olarak görür. Buradan herhangi bir sonuç çıkarmak, pek akıl kârı değildir. Çünkü bunlar kişisel yaklaşımlardır ve tartışma konusu olarak pek de önem arz etmemektedir.
Gerileme Masalı
Devletin uzun zaman boyunca topraklarına toprak katmaması, ordu ve donanmanın eski gücünü yitirmiş olması, kadim kuralların değişim sürecine girmesi gibi sebeplerle 16. yüzyılda tek tük başlayan gerileme edebiyatı, 17. ve 18. yüzyılda doruk noktasına ulaşmıştır. Kimlerden destek aldığı belli olmayan Koçibey ve Mustafa Âli gibi tarihçiler de, bu gerileme edebiyatına katkıda bulunarak, Osmanlı’ya gerileme yaftasını vurmaya çalışanların ekmeklerine yağ sürmüştür. Popülist çevrenin kullandığı bu isimler, vakanüvislikten ziyade tarihçilik yapmış, yani Nietzsche’nin de belirttiği gibi, eğilim ve düşüncelerine yenik düşmüşlerdir. Burada yanlış olan, onların bu hatalara düşmesi değil, tarihçilerin, bilhassa Cumhuriyet dönemi tarihçilerinin birçoğunun bu yazarların metinlerini resmi bir belgeymiş gibi farz etmeleridir.
Daha önce söylendiği gibi, 19. yüzyıla kadar Avrupa etkisi hiç gözükmemektedir. 18. yüzyıl gibi geç bir dönemde, Paris Hıristiyanlarının türbesi haline gelen bir rahip mezarına karşı krallığın ‘Kralın emriyle Tanrı’nın bu yerde mucize göstermesi yasaktır’ skolastikliğini koymuş bir Avrupa’nın zaten Osmanlı âlemini etkilemesi düşünülemez.
Tarih yazıcılığında gerileme iki kelime ile ifade edilebilir: tereddi ve inhitat. Eğer gerilemeden maksat ‘tereddi’ ise; Osmanlı Devleti ve toplumu ilerlemiş olduğu konumdan gerilemiş, kendi içinde bir bozulma yaşamıştır. O zaman bu görüşe göre, Avrupa’nın ilerleyip ilerlemediği Osmanlı’yı pek de ilgilendirmez. Eğer ki maksat ‘inhitat’ ise de; Osmanlı sistemi kendi içinde yoluna devam ediyordu ancak Avrupa tarafından geçildi. O zaman Osmanlı tereddisi yoktur. Sorun bizde değil, Avrupa’nın bizi geçmesindedir. (!)
Bu iki görüşe karşı bir de bunlara tamamen zıt bir görüş vardır ki, konumuzu bu görüş çerçevesinde değerlendireceğiz. Osmanlı’nın 19. yüzyıla kadar hiç gerilemediğini, hatta 18. yüzyılda iktisadî bir rahatlama ve bolluk dahi geçirdiğini söyleyen bu görüşle beraber asıl tartışmalar da başlamaktadır. 17. ve 18. yüzyıllardaki olayların gerileme olarak addedilmesi, genel itibariyle askerî başarısızlıklardan kaynaklanır. Menşeinde bir devletin yapısının yalnızca sınırdan ibaret olmadığını barındırmayan bu iddialar, tarihe yalnızca ’skor tarihçiliği’ penceresinden bakar. Aynı devirdeki ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri görmezden gelir. Bunun en güzel örneği, bu devirlerde yazılan ‘geriledik’ eserlerinin çoğunun, çağın en mükemmel eserleri olmasıdır. Aynı şekilde, coğrafi keşiflerin ardından yaşanan ekonomik bunalımın 17. ve 18. yüzyıllarda yapılan ekonomik düzenlemeler sayesinde aşıldığı aşikârdır.
16. yüzyılın son on yılında Avrupa’nın iktisadî ve askerî etkisi ile onu takip eden derin bunalımlar, Osmanlı İmparatorluğu’nu kökten değişime uğrattı ve tarihinde yepyeni bir çığır açtı. Bu, sanıldığının aksine, olumsuz değil olumlu bir gelişme idi. Çağın çözülemez problemlerine karşı had safhada bir direnişti bu. Devletin klasik kurumları çözüldü ve yeni şartlara uyarlandı. Bunun elbet farkında olan devletin muhteşem yönetici eliti, bu yapılan sürekli düzenlemelerle imparatorluğun hayatını 300 yıl daha uzatmıştır. Bir takım kimselerin ‘geriledik’ demesi de burada mantıksız gibi görünmektedir. Yaşam süresi 600 yıl olan bir devletin 300 yılı kuruluş ve yükselme, 300 yılı gerileme. Durum Avrupa açısından bakıldığında, daha bir garip hal alıyor. 200 yılda Avrupa’da hakimiyet, 300 yılda Avrupa’dan çıkartılış. Bu belki de, Mehmet Genç Hoca’nın dediği gibi ‘Osmanlı’nın muhteşem gerilemesi’dir.
Osmanlı’da Değişim
Peki, Osmanlı’da 17. ve 18. yüzyıllarda neler değişmiştir? Konuya, gerileme tarihi ile beraber anlatılan yeniçerilerden başlamanın uygun olacağını düşünüyorum. Çünkü Osmanlı tarihine bakışlardaki en büyük yanlışlardan biri, yeniçeriler üzerine kurulan gerileme masalıdır. Devşirme sisteminin bozulmasından, yeniçerilerin artık sosyal hayata da girmesinden, savaşlardaki isteksizliklerinden yakınılır da durulur. Çünkü yeniçeriler, 17. ve 18. yüzyılın Abalısıdırlar. Bu kimseler, Osmanlı Devleti’nin en üstün çağında böylesine temel bir sistemi, ani bir kararla değiştirmesinin ardında yatanları görmezden gelirler. Ya da, yeniçerilerin ticari hayata geçerek sivilleştiklerini söylerken, ticari hayatın askerîleştiğinden, böylece halkı denetleme ve düzenlemenin kolaylaştığından bahsetmezler. Başta yapılan hata, 14. yüzyıldaki yeniçerilerle 18. yüzyıldaki yeniçerilerin bir tutulmasından kaynaklanmaktadır. 17. yüzyılda (silahlı dönemde) orduya artık bir yük olduğunun kanaatine varan Osmanlı idaresi, sayıları on binlerce olan yeniçerilere böyle bir görev vermişti.
Avrupa’nın bu yüzyıllardaki gelişmelerine objektif bir gözle bakacak olursak, zannedildiği gibi pek de büyük başarıların elde edilmediği ortaya çıkar. 17. yüzyılda dünyaya hegemonyasını dayatan Avrupa, kendi evinde, yani Avrupa’da hâlâ Osmanlı’dan dayak yemektedir. Bu yüzyıllarda kazandığı bütün toprakları sömürgesi haline getiren Avrupa, en basitinden Afrika’da bile sahilden ileri geçemiyor, kara ordularının gücüne karşılık veremiyordu. Osmanlı fetihlerinde ise, tüm dünyaya bir ahlak dersi olan Roma kültürünü görüyoruz. İçinde birçok farklı milleti barındıran Osmanlı, fethettiği yerleri vilayeti hâline getirerek, orada yaşayan kültürün devamını sağlıyordu. Bunun en bariz örneğini Yunanistan’da görebiliriz. Osmanlı yönetiminde 400 yıl kalmış olan Yunanistan da ne Yunanca unutulmuştu ne Yunanlı kimliği ne de Ortodoksluk.
Yine 18. yüzyılda Avrupa’da, savaş giderleri için halktan alınan vergiler, normal miktarlarının 50-100 kat kadar fazlasına yükselmiştir. Halbuki Osmanlı’da bu miktar 2-3 kata kadar inerken, üretim miktarının şaşırtıcı bir şekilde arttığı görülür. Burada yine bir değişim söz konusudur. 17. yüzyılın Avrasya çapında vurup geçen büyük bunalımı atlatma taktiklerinden birisi olarak Osmanlı idaresi, merkeziyetçilikten uzaklaşma yolunu seçmiştir.
19. yüzyıla gelindiğinde ise, sanki yepyeni bir Osmanlı ile karşılaşırız. Tam bir karmaşa yüzyılıdır diyebiliriz. Askeri başarısızlıklardan dolayı Batı’ya kin besleyen halk, Fransa’nın Cezayir’i işgali (1830) ile bir taassup illetine tutulmuştur. Batı’nın diretmelerine mükemmel bir biçimde dayanan Tanzimat aydınları ise, yine de çağda yapılması gereken değişiklikleri doğru bir biçimde yerine getirememişti. Örneğin, inkılapçı bir tutum yerine, reformculuğu seçen Tanzimat taraftarları, Osmanlı yönetim geleneğini alt üst etmişlerdir. Hicaz dışında bütün vilayetlerin imtiyazlarını kaldırarak, bu vilayetlerin anî değişime ayak uyduramamasından ötürü kendilerini çağın getirdiği akımlara bırakmalarına sebep olmuşlardır. Islahat ve Meşrutiyet zamanlarında da aranan panzehir bulunamamış, bu hengamenin içinde başta halk büyük zarar görmüştür. Batı’nın Reform sonrası geliştiğini gören aydınlar, kurtuluşu İslâm’ı silerek yepyeni bir Osmanlı modeli kurmakta görmüştür. II.Abdülhamid Han’ın politikalarını halka farklı lanse ederek bu kargaşayı alevlendiren aydınlar, Osmanlı nın sonunu getirmiştir. Nitekim burada Keçecizâde Fuat Paşa’nın tespiti çok yerindedir: Avrupalılar dışardan, biz içerden!
19. yüzyıl Osmanlı’sının kurumlarında büyük yıpranmalar görülür. Örneğin, asırlardır dünyayı yöneten divan-ı hümayun, bu yüzyılda yerini bakanlıklara bırakmıştır. Yönetimde ise, Enderun’da yetişen devşirmelerin yerini, Anadolu halkından çıkan gençler almıştı. Bu yüzyıldaki en büyük değişikliklerden birisi de, şüphesiz, devletin belkemiği olan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıdır. Halkla bütünleşmiş bir ’sivil ordu’yu kaldırmak, Osmanlı’nın birçok alanda gerilemesine ve belki de çöküşüne sebep olmuştur. Çünkü Yeniçeri Ocağı kaldırıldığı zaman kaldırılan yalnızca asker ocağı değildi; en önemli asayiş örgütü sarsılmıştı. Asesbaşı, subaşı gibi şehirlerin emniyet amirleri de bu ocaktandı. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla rahata kavuştuğunu zanneden Osmanlı yönetimi, yönünü, bazı ileriyi göremeyen aydınlar yüzünden tamamen Batı’ya çevirerek Osmanlı’yı giyotinin altına yatırdılar. Batı’nın giyim tarzı, eğitim şekli bir anda halka dayatıldı. Batı model alınarak oluşturulan Asakir-i Mansûre-i Muhammediye ordusu da, herhangi bir etkinlik gösteremedi. Bu çok da şaşırtıcı bir sonuç değildir. Çünkü bu ordunun gerçekten modern bir ordu olduğunu söylemek güçtür. Ne de olsa eski yeniçeri subayları şimdi yeni kurulan ordunun komuta kademelerindeydiler.
Osmanlı’da İsyan
Devlet belki de en büyük karşıt görüşünü kaybetmiştir bu uğurda. Ve bu da biraz pahalıya mal olmuştur. Devletin biraz sivrildiği zamanlarda ayaklanan yeniçerilerin yokluğundan faydalanan Bâb-ı Âli (çünkü 19. yüzyılın ikinci yarısı, Bâb-ı Âli yönetimi olarak geçer), dilediğini istediği gibi yaparak gelenekten kopuk, İslam’la özdeşleşmeyen tam bir Batıcı politika izlemiştir.
Amerikalı Osmanlı tarihçisi Leslie Pierce’e göre; Osmanlı’da isyanlar, cezalardan çok uzlaşma ve anlaşma kültürünü üretiyordu. Nitekim Şevket Pamuk ve İlber Ortaylı’nın tespitlerine bakacak olursak; başka ülkelerde isyanlar ekonomik temelli iken, Osmanlı isyanlarının genelinde ırzın, namusun elden çıkması, zulmün aşikar hale gelmesi, adaletsizliğin yüzünü göstermesi gibi ahlaki sebeplerle patlak vermiştir. Örneğin; tarihçilerin üstüne sürekli gittiği Patrona Halil İsyanı, zannedildiği gibi bir hamam tellağının öncülük ettiği cahilce bir ayaklanma değil, Lale Devri’ndeki ferahlamanın getirdiği israf ve ahlaki çöküntünün sona erdirilmesi için ‘düzenlenmiş’ bir hareketti.
Osmanlı ve Matbaa
Matbaaya karşı olduğu söylenen Patrona Halil taraftarlarının aslında karşı olduğu matbaanın toplumdan neler götürdüğüdür. Nitekim İbrahim Müteferrika ‘ulemanın izniyle’ açtığı matbaayı, el yazma eserlerle mücadele edemediği için kendisi kapatmıştır. Yani burada Osmanlı ilim geleneği, Batı’nın tekniğini yenmiştir diyebiliriz. Zaten matbaanın geç gelişini, gerileme sebebi saymak da, çelişkiler ifade eden bir önermedir. Öyle ki; İspanya’nın, matbaayı icadından hemen sonra 1474′te alıp kurduğu halde, 18. yüzyılda çökmesi göz ardı edilmektedir. Yine aynı şekilde, matbaanın Rusya’da 16. yüzyıldan beri bulunması, Büyük Petro (Deli Petro) devrine kadar Rusya da bir şey ifade etmemiştir.
Osmanlı Tarihinde Dönemlendirme
‘Osmanlı tarihinde dönemlendirme’ deyince aklımıza gelen ilk şey, maalesef okul kitaplarında gördüğümüz ‘Kuruluş-Yükselme-Duraklama-Gerileme-Dağılış’ sistematiğidir. Genel olarak tarihi bir bütün olarak ele almak, en doğru yol olarak gözükmektedir. Ancak eğitimde bir nevi kolaylık getirmek için bir dönemlendirme uygulanabilir. Ama bu, Batı’nın bizim elimize verdiği makasla orası burası biçilmiş tarihi değil, Fernand Braudel’in ifadesiyle “tüm tarihi seferber ederek” yapılan dönemlendirme olmalıdır. Osmanlı gerilemesine bir masal olarak bakıyorsak, yukarıdaki düzenek yıkılmaktadır. Bu alanda ciddi çalışmaların olduğunu belirtmenin faydası var. Örneğin, içlerinde en tutarlısı olarak gördüğüm Kemal H. Karpat’ın dönemlendirmesi son derece yerindedir. Onun sistemine göre Osmanlı tarihi 4 dönemden oluşmaktadır: Uç Beyliği Dönemi (1299-1402), Merkezî Yarı-Feodal Dönem (1421-1596), Taşrada Özerklik ve Ayanlar (1603-1789), Modern Bürokrasi ve Aydınlar (1808-1918). Yine tutarlı olan tertiplerden birine sahip olan Amerikalı Osmanlı tarihçisi Linda Darling’e göre ise, Osmanlı tarihi 3 dönemde incelenir: Genişleme (1300-1550), Tahkim (1550-1718), Dönüşüm (1718-1923).
Son Söz
Osmanlı tarihine Batılıların gözümüze taktığı at gözlükleriyle bakmak, çağımızın en büyük problemi. Ancak, geçmişi inkâr ederek, tek taraflı düşünmeye zorlayan bu sistem, yavaş yavaş çatlamaktadır. Ne var ki, Osmanlı’yı gün yüzüne çıkaran yine Batılı ‘gerçek’ bilim adamlarıdır. Mustafa Armağan’ın dediği gibi, maalesef Osmanlı tarihi, Batı’dan doğmaktadır. Osmanlı’ya utanılacak bir gözle değil de, her evresine, kuruluşuna, yükselmesine, değişmesine gururla bakmayı öğrenmedikçe, Batılı aydınlar tarihimizi gözümüzün içine sokacaktır.
Kaynaklar
Mustafa Armağan, Osmanlı: İnsanlığın Son Adası, Ufuk Yayınları, İstanbul 2006
Mustafa Armağan, Osmanlı Geriledi Mi?(Derleme), Etkileşim Yayınları, İstanbul 2006
İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Alkım Yayınları, İstanbul 2005
Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300–1600), Çeviren: Ruşen Sezer, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2003
Said Halim Paşa, Buhranlarımız, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık, İstanbul 2006
Filed under: Makale | Leave a Comment
No Responses Yet to “Osmanlı Tarihine Alternatif Bakışlar”