Le Déform et l’Réform ve Son
Hani ben Ahmet Hakan’dım ya! Bir anda değiştim. Değiştiğim gibi bir gazetenin genel yayın yönetmeni oluverdim. Yıllarca gayet usturuplu bir yazarken, yine değişiverdim. Ona buna sataşır oldum. Hükümet mi, elbet. Doğu mu, elbet. Din mi, elbet. Hele başörtüsü, Kur’an filan. Elbet, elbet, elbet… Ben vurdukça onlar küçülüyor; ben vurdukça mevkiim, gücüm, kudretim artıyordu. Bir gün babam geldi. O gün farklı bir gündü. Çünkü babam gelmişti. Babamın gelişine sevinmedim. Çünkü sevinemezdim. Çünkü babam “gelmişti”. Baba naber, dedim. Ses etmedi. Bak dedim, artık para içinde yüzüyorum dedim. Yüzünü o yanna çevirdi. Görüyo musun, çok büyük bir gazetenin çok büyük bir genel yayın yönetmeni oldum dedim. Ve ilk defa konuştu: Ben sana pis bir gazetenin pis bir genel yayın yönetmeni olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim… Hay konuşmaz olaydı. Yerin dibine girdim. Ha pardon, yerin dibinde odlumu fark ettim. Babamı kovdurdum ve bu hikayenin halk arasına karışmasını engellemeye çalıştım. Artık bir gazetenin genel yayın yönetmeni ya da adam değil, bir nezlenin burnundaki tüm alet ve edevatı sümkürdüğü, aslı temiz ama kirletilmiş bir mendil parçasıydım.
Ve yine değiştim. Ahmet Hakan’lık içime işlemiş. Gittim mendillikten, afedersiniz tuvalet fırçasına, ordan bebe bezine, ordan pis kokulu bir çoraba, sonra ateşe, sonra suya, sonra havaya, sonra toprağa dönüştüm. Ve en sonunda da oduna. Yeniden Gepetto Baba’nın kucağına düştüm. Artık her şey unutulmuştu.
Hikayem değişe değişe vali-baba hikayesi olmuştu. Çok sevindim. Çünkü hikayem değişmişti. Çünkü orda “ben” yoktum. Ben. Yaşar Usta… Ve lafımı bu replikle unutuyorum. Ama sevinçliyim. Sevinç işte, Kiziroğlu Mustafa Bey gibi bişey.
Ve içeri Penelopé giriyor, hemen ardından da Ömer. Bunlar da iyice bi “ikili” oldular ha. Neyse, televizyon açık. Televizyon niye açık? Çünkü film var televizyonda. Televizyon film olduğu için açık. Yoksa televizyon hep film olduğunda mı açık olur? Evet. Film mi? Film. Adı neymiş? “Filler ve Çimen”miş. Yoksa başrollerini de Penelopé’la Ömer mi almışmış? Yok’muş, Bülent Ersoy’la Mustafa Topaloğlu’nunmuş. Iıııyy’mış. Çekiyorum fişini televizyonun. Neden mi? Çünkü hikayenin artık bitmesi gerekiyormuş. Peki her hikayenin bitmesi için fiş mi çekiliyormuş? Bilmem. Ben fişi çekince bitecek miymiş peki? Onu da bilmem. Tamam o zaman, çektim mi fişi? Çektim. Bitti mi? Bitti.
Filed under: Pino Kyo | Leave a Comment
No Responses Yet to “Le Déform et l’Réform ve Son”