İçeri giriyorsun ve ilk başta sessizce oturuyorsun boş olan sandalyeye. Mâtem. Herkesin başı önde; çıt-yok. Yutkunamıyorsun bile. Boğazına düğümleniyor acı. Sesler geliyor başka odalardan, duymak istemiyorsun. Ağıt, feryat, figan duymak istemiyorsun. Boğazın temiz değil çünkü. İçin gibi. İçin için kimliğine bürünüyorsun. Sessizlik derinleştikçe sen kendi derinliğinde kendini buluyorsun. Herkes önünü eğmiş, sen herkese bakıyorsun. Farkında bile değilsin. Bu evde mâtem var, bilmiyorsun.
Gelenler, gidenler. Yüzlerine bile bakmadan ellerini sıkıyor, selam veriyorsun. Bazen ayağa kalkıyorsun, bazen ayağa kalkmıyorsun. Sistematik. Zihnine işlemiş bir mekanizma. İnsanların ellerine uzanırken ellerin ellere vermediği düşünceleri düşünüyorsun. Başkalarının da senin gibi düşünceleri düşündüğünü düşünerek ferah kalıyor daima için. Ellerin acı kokuyor ama ruhun sükûnet heykeli. Sen busun işte ve hep de böyle oldun.
Telefonun çalıyor rahatlıyorsun, telefonun susmuyor en suskunu sen oynuyorsun. En düşünceliyi de en yakını da en içteni de. Sen en’sin. Herkes mâtem sisini dahi dağıtıp hayali parmaklarıyla seni işaret ediyor. Mütevazılık oynun başlıyor. Bu sefer bu kez bu defa. Yine. Göndere çekiliyor tevazun. Telefonu her açışında marşlar okunuyor senin için, ant içiliyor. Telefonu kapatıyorsun, herkes sessizce dağılıyor mâtem bölgesine. Oradan tek mutlu ayrılan yine sen oluyorsun.
/Mideye düştü bir lokma löp diye ve ayranlar yudumlandı lıkır lıkır.
Bakanlar, müsteşarlar, müdürler el pençe divan mâtemini paylaşıyorlar. Sesini yükseltiyorsun. Fark etmeden.
/Fark edilmiyor da biz de bakmıyoruz zaten o tarafa sadece bir lokma bir yudum daha.
Zirveye çıkıyorsun, rakibin yok. Mâtemini en iyi sen gösteriyorsun. Ağlamıyorsun ama, ne metanet. Bir puan daha kazanıyorsun. Gözler olmasa kulaklar seninle beraber. O da olmasa ağız ve mideler.
/Çünkü en iyi bu ikisi çalışıyor mâtem evinde zihne yer yok ve ölüler evinden anılar karışıyor ölü etini yemeye ki siyaset de bulaşınca işin içine iyice tadı kaçıyor yemeğin zehir oluyor zehir zıkkım oluyor.
Hiç merak etmiyorsun ama bu insanlar neden konuşmuyor. Yoksa sesleri mi gelmiyor sana? Sen bunu fark edebilecek misin ki? Ya kalkanlar? Neden mâtemlerini evde bırakıp kıyıya köşeye sıkıştırıp kalkıyorlar bir an önce? Bilmiyorsun. Bilmek de istemiyorsun. Fark etmiyorsun çünkü. Fark etmek, ayrımına, ayırdına varmak acizliğin ve noksanlığın sıfatı sana göre. İyi de ediyorsun. Ne acizsin ne de noksan. Sen farklısın işte. İşte işte, sen busun.
/Ölümler yaklaştırır bizi ölülere (doğrudur ölülere) bir göz parlar karşımızda ölümden haber verir ve verirken de parlaklığını aşağıya doğru akıtıverir hey bu nasıl bir akıntıdır ki boğuluruz hemen oracıkta gözlerimiz kapanır buğulu anılar berraklaşır birer birer adım adım yaklaşırız biz de ölene ölene yani sesine evet sesi kulağımızdadır o konuşuyordur hatta handiyse haberi veren dahi o oluverir gözümüzde ben öldüm der kendi sesiyle canlılığı yaklaştırır ölüme ve yaklaştırır bizi ölene ölümler ölenle.
Yoruluyorsun. Nasıldır ki senin de bir kalbin var. Her insanda olan bir sıkımlık et parçası. Hatta yorulup oturuyorsun. İlk defa. Sen de oturanlara karışıyorsun. Fark edilmeden.
/Fark ediyoruz ama (sona yaklaşırken) ölüm ayırıyor iki yaşamı birbirinden öncesi ve sonrası ki sonrası daha da bir canlı yaşadıkça yaşlandıkça yaşatıyoruz onu da ve yaşına yaş katıyoruz günleri ayları yılları saymaya devam ediyoruz (yaşatıyoruz işte) bir ağıt bir feryat bir figan bir ayet bir dua bir amin (yaşatıyoruz işte) fark etmeden.
Posted on Temmuz 11, 2011
0