Archive Page 2

Müzik başlar, kelimeler sessiz kalır.

Bir yazar edasıyla kalkıyorum ayağa. Nisan. Yağmur çiseliyor. Ve ben bir ağacın altında. Kaçışmalar, bağırışmalar; izliyorum. Kulağımda korna sesleri. Yazar olduk dedik ya, bir hırçınlıkla başlıyorum yazmaya…

/Dilim kurumuş, iki kelime çıkmıyor sana karşı. Ellerim titremeye başlıyor adınla. Adın bana çok şey hatırlatıyor. Her şeyimizin bir; yediğimizin, içtiğimizin, sesimizin, yüreğimizin bir oluşunu yeşertiyor. Ve gözünden düşen bir damla. Yanıyor yürek. Alevleniyor. Külleniyor. Adın bana çok şey hatırlatıyor. Hatırladıkça adım siliniyor. Benden sana kalan, bir hiç’e dönüşüyor.

Müzik başlar, yasak meyve dalından koparılır.

Yağmur diniyor, geliyorsun. Bugün çok güzelsin. Yüreğin liseli bir kız gibi çarpıyor. Gözlerin dilber bakışları. İstanbul gibi. Kaybet beni onlarda, İbrahim kıl, bu ateş içinde cenneti göster bana! Yürüyoruz taş döşeli yollarda. Elim eline değiyor, yüreğim yüreğine. Ve düşüyorum…

Gökkuşağının altıdan geçiyoruz. Bahçeli’de. Hafif bir rüzgâr. Daha da yakınlaşıyoruz. Nefret, Ankara’da daha çok artarmış. Sahiden de öyle. Hava soğuk. İnsanlar da öyle. Ve ezan sesi. Hem de burada! İkindi vakti, hicaz makamı. Namazdan çıkıyoruz, yüzün gülistan. Cennet oluyor cehennem. Ha bir de, Bahçeli’deki cami çok güzel. Sen de öyle…

Müzik başlar, müzik biter.

Ya bir rüya, ya bir hatırlama. Nisan gözyaşları yüreğime sızıyor. Gönlümde ne bir bahar havası, ne de bir gökkuşağı. Kırıldı kalem, artık yaşlanıyorum.


Mavra Mira!

03Apr09

Ben düşündüm ve dünya varoldu… Ahan da ben varım, ahan da tanrı var. Ahan da ben yokum ahan da tanrı yok. Kabul ediyorum. Ben bir ateistim. Manyağın tekiyim yani. Aynı zamanda materyalist, egoist, faşist, rasyonalist, nasyonalist, brahmanist, maniheist ve narsistim. Dünyanın tarihi benimle başlar. Ahan da ben varım, ahan da dünya da var. Ahan da ben yokum ahan da dünya da yok. Ben olmasam dünyanın olduğunu bana nasıl kanıtlayacaksınız zaten. Bu bir dedüksiyon mu, hayır. Saçma sapan bi mavra işte. Gaza gelmiş bir ali ata bak usulü bilmece, saymaca, dil üstünde sektirmece.

Sana ne? Bir margarin. Buraya yakışmadı be! Olsun, ne de olsa amaç post-modernite. İtalyan işi içli köfte, çizmeli kedi, arap fare, gezgingen bir künefe.

Çocukların mizah anlayışı. Boş, saçmasapan ve çocukça. Hem pişo ney ki Pinokyo bişey olsun. Pi imiş, no imiş, kyo imiş. Kim der ki bunlar birleşince Pinokyo oluyormuş. Hangi aynaya bakıp kendini benim gibi göremeyince bunalıma giren yaratık, benim üzerime saldırır ki? Hayır, zaten yazar benden hayal kurgulamamı bekliyor. Bunnessaçmalık! Sanki güneşin oğluyum ben. Yok…

Benim annemin kekleri pek güzel olmazdı, babamı da hiç hatırlamadım zaten. Benim babam hiç olmadı, biliyor musunuz. Eteğim bile olmadı, mavilikler bile çekiştirmedi. Beni hep kaynanam çekiştirdi. Bir de uzun ihsanlar. Aman, insanlar. Ben onların dediği gibi değilim, hiç olmadım, dediklerini düşünmedim, düşündüğümü bulamadım, lafımı esirgemedim, kükredim, aştım bendimi, yine de sözümü geçiremedim. Bu ne şimdi, laf mı!?

Ha söyleyeyim, ben Dekartım. Yani en esaslı esas oğlan. Ve hiç zannetiğiniz kadar da ahmak değilim. Ahmak olan sizlersiniz. Ben düşündüm, tanrı var dedim. Siz baktınız modernite. Ha, tamam ben yoksam tanrı yok, o ayrı mesele. Ama bunlara takılmak ne kazandırır ki bize, yaptığımız iki üç eğlencelik teolojik hengame.

Yeri gelmişken söyleyim; tanrılık bana yaramadı. Bu taraf pek bi sıcak. Arada bir beni görmeye gelenler olunca kapı açılıyo Allah’tan ki, esiyo. Bu yazıyı okuyan herhangi bir modern dangalak varsa beni tanrı bile kabul eden, zahmet olmazsa buraya biraz soğuk şeyler getirsin. İnanın durulacak gibi değil, ölüp ölüp diriliyoruz burada Posbıyıkla ben. Gerisinden bahsetmiyorum bile. Onlar hepten ahmak, hiçbir şeyi düşünememişler vakti zamanında. İnsan sözde de olsa bi tanrı manrı der de buraları düşünür. Kepazelik!

Bak, bu sıcağın en güzel yerlerini biz aldık. Derilerimiz de değişiyo yandıkça. Oh oh, yan gel yat yani. Ha yatmak yok, arada bir taş taşıyoz. Posbıyık hep bana yaptırıyo tabi işleri, dünyanın içine ettin burayı da sana yar etmem diye. Ha, ha! Komik çocuk. Tanrı öldü esprisi de çok komik ha, az buz değil. Aklıma geldikçe ölüp duruyorum. Sonra baştan bida. Öyle garip bişey. Ha Darwinle Freud da burada. Ama meşguller. İkisi hep beraber dolaşıyolar. Dünyada birbirlerini bulamamışlar, buraya gelince saman altından bişey yürütüyolar. Geçen Darwini maymun gibi çırılçıplak gördüm, Freud da… Yani…

Neyse, ben düşündüm ve Pino bunları yazdı. Hani tanrısı oldum ya modern dünyanın. Batmışız bi çukura, bari keyfini çıkaralım. Haydin o zaman, mavra mira!


“Bizler direndik, ileri atıldık ve kaçmadık..”

“Allah’ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum!

Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!

Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!

Ben ki saçları ağarmış, ömrümün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belâlarının estiği biriyim!

Tek isteğim, benim gibi Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!

Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler!

Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında? Bir halk yok mu?

Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?

Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak! Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken? Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!

Omuzlarımıza el verecek ve gözyaşlarımızı silecek bir bakış! Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilâtları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı? Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye. ‘Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mü’min kullarına yardım et!’ diye çağıramaz mı? Buna da mı gücünüz yetmiyor? Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:

Bizler direndik, ileri atıldık ve kaçmadık..

Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek!

Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!

Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim! Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!

Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! Temennimiz, Allah’ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır! Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!

Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!

Allah’ım!

Sana şikâyette bulunuyorum… Sana şikâyette bulunuyorum… Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı Sana şikâyet ediyorum. Sen mustazafların Rabbisin… Sen bizim Rabbimizsin… Bizi kime bırakıyorsun? Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana m?

Allah’ım!

Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına, sana şikâyette bulunuyorum.

Sana şikâyette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı… Birliğimiz bozuldu… Yollarımız ayrıldı…

Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini sana şikâyet ediyoruz…”

Şeyh Ahmed Yasin


Yine bir ağlama sesiyle uyanıyorum. Annem. Şimdi kalkacağım. Uyandığımı fark ettirmeden usul usul odamdan çıkıp salona gideceğim. Annem yine beyazlar içinde olacak. Secdeye kapanmış, ağlayarak. Ben de kanepenin ardından ona eşlik edeceğim. Gözyaşlarım küçük yüreğime akacak. Yine bir damlanın bile yüzüme akmaması için dua edeceğim. Akmayacak. Annem kalkmadan geri döneceğim yatağıma. O yanağıma bir öpücük kondurmak için gelecek. Ve anlamayacak ağladığımı. Ardından kapıyı yavaşça çekip beni gözyaşlarımın ıslattığı geceyle baş başa bırakacak…

Ve geçiyorum kanepenin arkasına. Annem ağlıyor, ben ağlıyorum. O hıçkırıyor, ben hıçkıramıyorum. Zaman geldi deyip tam kalkmaya yelteniyorum, bir oyuncak çarpıyor dizime. Hay aksi! Şunları toplamayı bir öğrenemedim. Bu sefer annem değil ben kızıyorum kendime. Ses çıkmamışken devam edeyim diyorum, annem bana sesleniyor. Sesi içimi okşuyor. Ne yapıyorsun orda diyor; hiç diyorum incecik sesimle, uzatarak. Gel yanıma diyor, gidiyorum. Neden uyandın söyle bakalım diyor, dayanamıyorum. İçime akan tüm gözyaşlarını salıveriyorum. Ne oldu diye soruyor. Sesi meltem gibi. Ama dindirmiyor içimdeki fırtınayı. Neden ağlıyorsun diye soruyorum. Sessizlik. Anneler hep ağlar diyor. Bir daha sessizlik. Bağrına basıyor, başımı okşuyor. Ben uykuya yenik düşerken, gözyaşları saçlarımı ıslatıyor.

* * *

Bugün annemin mezarını her zamankinden de bakımsız buldum. Fark etmemişim. Ne zamandır gelmez olmuşum buraya. Gözyaşlarımla üzerindeki çiçekleri sulamaz olmuşum. Yapraklar kırılmış Küsmüşler bana. Boyunları bükük. Ah insan! Nasıl da unutuyor! Dayanamıyorum. Olduğum yere çöküyorum. Eşim elimden tutuyor. O suskun. Ben suskun. Rüzgar pek yaman. Mezarlıkta bayram kalabalığı. O gece aklıma geliyor. Annemle beraber ağladığım son gece. Elleriyle ıslak saçlarımı okşadığı son gece. Ve sabah. Bir feryatla uyanışım. Odaya doğru koşuşum. Babamı ilk defa figanlar içinde ağlıyor görmem. Babamın beni odaya sokmayışı. Annemin sarkan kolunu görmemle ona doğru yırtınışım. Canımdan canın gidişi…

Eşim elini çekip kalkıyor. Artık kalmamız gerektiğini, hasta olacağımızı söylüyor. İçimde hala o geceki uyuduğuma pişmanlık. Göz göze geliyorum. Her göz göze gelişimde annemi hatırlıyorum. O sıcak gülüşü bir tek burada görüyorum. İçim buruk, pişman, gülümsüyorum. O da gülümsüyor. Canıma bir can daha katıyor. Son defa ardıma bakıyorum. Daha layık olmaya çalışacağıma bilmem kaçıcı kez söz veriyorum. Hadi diyor, uzaklaşıyoruz sözlerden.


Hani ben Ahmet Hakan’dım ya! Bir anda değiştim. Değiştiğim gibi bir gazetenin genel yayın yönetmeni oluverdim. Yıllarca gayet usturuplu bir yazarken, yine değişiverdim. Ona buna sataşır oldum. Hükümet mi, elbet. Doğu mu, elbet. Din mi, elbet. Hele başörtüsü, Kur’an filan. Elbet, elbet, elbet… Ben vurdukça onlar küçülüyor; ben vurdukça mevkiim, gücüm, kudretim artıyordu. Bir gün babam geldi. O gün farklı bir gündü. Çünkü babam gelmişti. Babamın gelişine sevinmedim. Çünkü sevinemezdim. Çünkü babam “gelmişti”. Baba naber, dedim. Ses etmedi. Bak dedim, artık para içinde yüzüyorum dedim. Yüzünü o yanna çevirdi. Görüyo musun, çok büyük bir gazetenin çok büyük bir genel yayın yönetmeni oldum dedim. Ve ilk defa konuştu: Ben sana pis bir gazetenin pis bir genel yayın yönetmeni olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim… Hay konuşmaz olaydı. Yerin dibine girdim. Ha pardon, yerin dibinde odlumu fark ettim. Babamı kovdurdum ve bu hikayenin halk arasına karışmasını engellemeye çalıştım. Artık bir gazetenin genel yayın yönetmeni ya da adam değil, bir nezlenin burnundaki tüm alet ve edevatı sümkürdüğü, aslı temiz ama kirletilmiş bir mendil parçasıydım.

Ve yine değiştim. Ahmet Hakan’lık içime işlemiş. Gittim mendillikten, afedersiniz tuvalet fırçasına, ordan bebe bezine, ordan pis kokulu bir çoraba, sonra ateşe, sonra suya, sonra havaya, sonra toprağa dönüştüm. Ve en sonunda da oduna. Yeniden Gepetto Baba’nın kucağına düştüm. Artık her şey unutulmuştu.

Hikayem değişe değişe vali-baba hikayesi olmuştu. Çok sevindim. Çünkü hikayem değişmişti. Çünkü orda “ben” yoktum. Ben. Yaşar Usta… Ve lafımı bu replikle unutuyorum. Ama sevinçliyim. Sevinç işte, Kiziroğlu Mustafa Bey gibi bişey.

Ve içeri Penelopé giriyor, hemen ardından da Ömer. Bunlar da iyice bi “ikili” oldular ha. Neyse, televizyon açık. Televizyon niye açık? Çünkü film var televizyonda. Televizyon film olduğu için açık. Yoksa televizyon hep film olduğunda mı açık olur? Evet. Film mi? Film. Adı neymiş? “Filler ve Çimen”miş. Yoksa başrollerini de Penelopé’la Ömer mi almışmış? Yok’muş, Bülent Ersoy’la Mustafa Topaloğlu’nunmuş. Iıııyy’mış. Çekiyorum fişini televizyonun. Neden mi? Çünkü hikayenin artık bitmesi gerekiyormuş. Peki her hikayenin bitmesi için fiş mi çekiliyormuş? Bilmem. Ben fişi çekince bitecek miymiş peki? Onu da bilmem. Tamam o zaman, çektim mi fişi? Çektim. Bitti mi? Bitti.


Ayrım

23Oct08

Uyanıyorum. Hem de kendiliğimden. İlk defa. Evet evet, ilk defa. Sabah ezanı. Ve güneşin doğuşu, içime. Tüm günlerden farklı bugün!

Hissediyorum. Bugün ben de farklıyım. Çayımı kahvaltımı kendim hazırlıyorum, içim içime sığmıyor, yerimde duramıyorum. İnanır mısın, şarkı söyleyerek çıkıyorum evden dışarı. Yağmur yağıyor. Sağanak. Sesimi kısıyorum. Ve bir araba. Kırmızı, en son modellerden. Altımı üstümü su ediyor. Kızmıyorum. Bağırmıyorum. Dedim ya, doğan güneş içimde. Kendime gülüyorum.

Otobüs her zamanki gibi. Kalabalık. Ön taraf, hastane müdavimi ihtiyarlar. Arkada envai çeşit insan prototipi. Nasıl yer bulduysam bu kalabalıkta, oturuyorum. Gün’den ondan olsa gerek…

Her otobüsün bir güzel’i vardır. O güzel, güzel olmasa bile elde ancak o vardır. Tüm gözler üzerindedir, bir annenin çocuğu üzerine titreyen gözlerle bakması gibi. Birazdan bir şey olacak kaygısı. Gülüşünü, sesini, bakışlarını, her şeyini bir televizyon edasında izler etrafındakiler. İşte o güzel, bu sefer’de karşımda. Şu güzel, bi umurumun dikkatimi çekemiyor. Bu sefer de. Umrumda-değil! Ben her zamanki gibi onu değil, onu izleyenleri izlemeye koyuluyorum. İçten içe gülüşüm, yüzümde sakin bir tebessüm olarak yansıyor. Sürekli kanal değiştiriyorum, hep aynı bakış. Bir tanesi ona baktığımı fark ediyor, göz göze geliyoruz; içten basıyorum kahkahayı. Yakaladım nârâlı fotoğrafını çekmişim gibi utanıyor, kızarıyor, bozarıyor. Genç de ha, on beş on altı yaşlarında. Başını öne eğiyor, bir daha o tarafa hiç bakmıyor. Kalkıyorum, basıyorum düğmeye. Bir durak erken ineyim de, biraz da yürüyeyim diyorum; mâdem bugün farklı!

İniyorum. İndiğim gibi tekrar sulanıyorum. Yine bir kırmızı araba, yine son modellerden ve yine bir tebessüm. Neredeyse şükredeceğim! Yağmur bastırıyor, hemen geçiyorum bir ağacın altındaki banka. Buraya hiç yağmur damlası gelmiyor, sanki yağmurdan kaçmış mekân. Şaşırıyorum.

Yağmurdan kaçarken doluya tutuluyorum. Ah! Mine’l-aşk… Takip etmeye başlıyorum, Augusto Pérez[1] misali. Attığım her adım, sıratta bir adım. Dilber’e. Sevgili’ye. Fark ediyor, fark ediliyorum. Yüzünü bana çeviriyor. Ve sidretü’l-müntehâ.

İşte hikâye şimdi başlıyor.


[1] Miguel De Unamuno’nun Sis adlı romanının baş karakteri.


bir ırmak serinliği geliyor sesin
geliyorum. geliyorsun. geliyorum.
saçlarından anlıyorum birazdan gün doğacak Erdem Beyazıt birazdan.

toz pembe bir kasvet çöküyor
geliyorsun geliyorsun geliyorsun.
karnıma yumruk göğsüme bıçak.

nazara boncuk
boncuk ter.

Ömer Faruk Çevik


Yer ve Gök

27Aug08

gökte yağmur ağaçları

ıslak dallar ıslak meyvalar

şeffaf sesler karanlık kulaklar

kovalamacalar taş yağmurları

gökte yıldız bahçeleri

ışıklar, ateş topları

samanyolu denizi, cin taifesi

şeytan kahkahası, kalp ürpertisi

yerde kurşun sağanağı

ölü naraları, ölü yalvarmaları

patlak yüreklerin şaşılığı

çığlık sesi ve sessizlik

ve yerde bayat bir hayat

sahte kurtuluşlar, yengiler, yenilgiler

yerde anne yüreği, oğul çırpınışı

siyah beyaz sevgili yüzünde çamur tadı

gökte ince sesler, peri şarkıları

yerde çığlık kahkahalar, gölge çırpınışları

ne gök mutlu ne yer

siyah beyaz resimde şeytani şeyler

Ferhat Taşkın


Ve Umut ve Son

20Aug08

Yine önümde sefaret. Tren alabildiğine hızlı. Gecenin karanlığını delmek istercesine. Gece de yiğit. Tüm kozlarını oynuyor. Alacakaranlık… Kaçıyorum. Kozadan çıkan kelebek. Bir varolma savaşı. Bu şehir ne de baş ağrıtırmış. Şehir. Bir şair edasında, ‘alıp başımı gidiyorum.’

Hayır. Senin için son defa kalemi elime almıyorum. Zaten bu zırvalıkları düşünmek de istemiyorum. Ya ilk. Ya son. Bunu kim anlayabilir ki, senden başka. Yaşıyorum, yaşamıyorum. Bunu kim hissedebilir ki benden başka. Seviyorum, sevmiyorum. Bunu kim bilebilir ki Hak’tan başka. O kutlu kelimeyi yazıyorum. Teslimiyetin ibaresini: Allahu âlem.

“Boğaz’a karşı bekliyorum; Ey vuslat, gel artık!” Bu şehir ne kadar güzel görünüyor Fethi Paşa’dan. Gönlün fethediyor bir yudumda. Ayaklarının altına serilen düşler gibi. Elimi çenemin altına yerleştirip düş’üyorum. Manzara gözlerimi çekiyor. Hattat adını ne de güzel işliyor, gönlüme: kıvrık bir çizginin üstüne bir nokta konduruveriyor. Ağaçları kaleme, denizleri mürekkebe çeviriyor. Ve ince bir dokunuş. Gönül, yanıyor.

Kime ne ki, kimim ben. Âdem’in oğulları bir tuhaf! Ah şu merak tayfası! Yanılıyorsun. Bunlar basit yazar döküntüleri değil. Mahpus değilim dört duvar arasında. Sigaram tütmüyor. Ve hasret’ten bahsetmiyorum. Evet, elim koluma bağlı ve yalnızım. Kafam da duman altı. Ne yapsam fayda etmiyor. Seni beklerken, ayrılığa da yenik düşüyorum.

Bu şehirden de bunalıyorum. Zaten havasını da suyunu da sevmiyorum. Yine ‘alıp başımı gidiyorum.’ İşte şehir! Biraz insan ve huzur. Huzur demek, seyir demek. Huzur demek, rüzgâr demek. Huzur demek, hışırtı. Az sonra bozuyor birkaç ses ‘hışırtı’yı. Kulak veriyorum. Bir daha geri almamak üzere. Rabbim ne insanlar var. Hışırtının, rüzgârın içinde olup da Sen’den haberi olmayan. Şükrediyorum. Rabb’e binlerce şükür… Artık kaçamıyorum. Şehir gömüyor toprağına beni. Bir karga misali. Evet, bu hikâyedeki Habil ben oluyorum. Ey Âdem’in oğulları! Gör Kabil’in yaptıklarını.

Bırakma beni, ey dost! Tüm bunlar oluyorken. Bırakma Kabil’in ellerine. Bırakma.

İşte benim hikâyem bu. Duvarlar, dumanlar, ayrılıklar… Benim içimde aşk var. Aşk; varlığın varlığa çıkışı. Benim varlığımda sevgi var. Sevgi; aşkın yansıması. Benim sevgimde umut var. Umut; …

Ve son.

İstanbul-Afyon-Ankara


Tarih, aynı zamanda yenik düşmüş eğilim ve düşüncelerin sessizliğe bürünmüşlüğünün de tarihidir. Friedrich Nietzsche

Türkiye’de modernleşme’ deyince aklımıza sadece Cumhuriyet dönemi inkılâplarının gelmesi metaforundan sıyrılabilirsek, modernleşmenin başlangıcını 16.yy.a kadar geriye çekebilmemiz mümkündür. Modernleşme sürecindeki Türkiye’ye merceklerimizi uzattığımızda ise, Osmanlı tarihi adına birçok anlaşmazlığın, siyasi ideolojilerin, kişisel eğilimlerin ve çıkar çatışmalarının mevcut olduğunu görürüz. Bu keşmekeşin içinde; geleneği yok sayıp yönlerini tamamen Batı’ya çevirenler veya Batı’nın bilimini alalım yeter diyenler olduğu gibi, kurtuluşu pan-İslamizm ‘de görenler de mevcuttur. Bu tartışmaların yalnızca 19. ve 20. yüzyıldan ibaret olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır. Tartışmalar, Batı’nın tam olarak kendini oluşturmasından çok önce, 16. yüzyılda başlamıştır. Buna göre, tartışmaların yoğunlaştığı bir konu olan, Osmanlı gerilemesine yönelik bir tez, ‘Osmanlı Devleti, Avrupalı devletlerin etkisiyle gerilemeye başlamış ve yine Avrupalı devletlerin etkisiyle çökmüştür’ görüşü çelişkiye uğramaktadır.

Osmanlı tarihi araştırmalarında dikkat çekilen iki ana konu vardır. Bunlardan biri, devletin en parlak evresinin hangi döneme denk geldiğini bulma çabası; diğeri, ‘gerileme tarihi’nin ne zaman başladığı ve buna bağlantılı olarak bir ‘Osmanlı Dönemleştirmesi’ denemeleri.

Tarihçilerin ‘Zirvedeki’ Çıkmazı

‘Devletin en parlak dönemi’ söylemi, maalesef tarihçilerimizin genelinde bir siyasi derece olarak görülmüştür. Zaten bu ‘zirvedeki’ arayışına girenler, kendi alanlarının esiri olur ve o alana göre bir padişah seçimi yaparlar. Eğer tarihçi, Yılmaz Öztuna veya Joseph Hammer gibi askerî başarıları ön planda tutan bir tarihçiyse, zirveyi Muhteşem Süleyman devrinde görür. Eğer, I.Süleyman devrindeki askerî başarıları, babasının bıraktığı muazzam hazinede ve huzura ermiş bir Doğu’da görüyorsa, en parlak dönem Yavuz dönemidir. Örneğin, iktisat tarihçisi ve aynı zamanda bir Akdeniz uzmanı olan Fernand Braudel, bu görüşü savunanlardan biridir. Eğer tarihçi, İlber Ortaylı gibi Osmanlı tarihine hukuk alanından bakıyorsa da, zirvedeki adamı, 19. yüzyıla kadar uygulanabilen kanunları hazırlayan, hem Doğu’yu hem Batı’yı çok iyi bilen ve aynı zamanda yaptığı fetihlerle dünya iktisadına yepyeni bir ivme kazandıran Fatih Sultan Mehmed olarak görür. Buradan herhangi bir sonuç çıkarmak, pek akıl kârı değildir. Çünkü bunlar kişisel yaklaşımlardır ve tartışma konusu olarak pek de önem arz etmemektedir.

Gerileme Masalı

Devletin uzun zaman boyunca topraklarına toprak katmaması, ordu ve donanmanın eski gücünü yitirmiş olması, kadim kuralların değişim sürecine girmesi gibi sebeplerle 16. yüzyılda tek tük başlayan gerileme edebiyatı, 17. ve 18. yüzyılda doruk noktasına ulaşmıştır. Kimlerden destek aldığı belli olmayan Koçibey ve Mustafa Âli gibi tarihçiler de, bu gerileme edebiyatına katkıda bulunarak, Osmanlı’ya gerileme yaftasını vurmaya çalışanların ekmeklerine yağ sürmüştür. Popülist çevrenin kullandığı bu isimler, vakanüvislikten ziyade tarihçilik yapmış, yani Nietzsche’nin de belirttiği gibi, eğilim ve düşüncelerine yenik düşmüşlerdir. Burada yanlış olan, onların bu hatalara düşmesi değil, tarihçilerin, bilhassa Cumhuriyet dönemi tarihçilerinin birçoğunun bu yazarların metinlerini resmi bir belgeymiş gibi farz etmeleridir.

Daha önce söylendiği gibi, 19. yüzyıla kadar Avrupa etkisi hiç gözükmemektedir. 18. yüzyıl gibi geç bir dönemde, Paris Hıristiyanlarının türbesi haline gelen bir rahip mezarına karşı krallığın ‘Kralın emriyle Tanrı’nın bu yerde mucize göstermesi yasaktır’ skolastikliğini koymuş bir Avrupa’nın zaten Osmanlı âlemini etkilemesi düşünülemez.

Tarih yazıcılığında gerileme iki kelime ile ifade edilebilir: tereddi ve inhitat. Eğer gerilemeden maksat ‘tereddi’ ise; Osmanlı Devleti ve toplumu ilerlemiş olduğu konumdan gerilemiş, kendi içinde bir bozulma yaşamıştır. O zaman bu görüşe göre, Avrupa’nın ilerleyip ilerlemediği Osmanlı’yı pek de ilgilendirmez. Eğer ki maksat ‘inhitat’ ise de; Osmanlı sistemi kendi içinde yoluna devam ediyordu ancak Avrupa tarafından geçildi. O zaman Osmanlı tereddisi yoktur. Sorun bizde değil, Avrupa’nın bizi geçmesindedir. (!)

Bu iki görüşe karşı bir de bunlara tamamen zıt bir görüş vardır ki, konumuzu bu görüş çerçevesinde değerlendireceğiz. Osmanlı’nın 19. yüzyıla kadar hiç gerilemediğini, hatta 18. yüzyılda iktisadî bir rahatlama ve bolluk dahi geçirdiğini söyleyen bu görüşle beraber asıl tartışmalar da başlamaktadır. 17. ve 18. yüzyıllardaki olayların gerileme olarak addedilmesi, genel itibariyle askerî başarısızlıklardan kaynaklanır. Menşeinde bir devletin yapısının yalnızca sınırdan ibaret olmadığını barındırmayan bu iddialar, tarihe yalnızca ’skor tarihçiliği’ penceresinden bakar. Aynı devirdeki ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri görmezden gelir. Bunun en güzel örneği, bu devirlerde yazılan ‘geriledik’ eserlerinin çoğunun, çağın en mükemmel eserleri olmasıdır. Aynı şekilde, coğrafi keşiflerin ardından yaşanan ekonomik bunalımın 17. ve 18. yüzyıllarda yapılan ekonomik düzenlemeler sayesinde aşıldığı aşikârdır.

16. yüzyılın son on yılında Avrupa’nın iktisadî ve askerî etkisi ile onu takip eden derin bunalımlar, Osmanlı İmparatorluğu’nu kökten değişime uğrattı ve tarihinde yepyeni bir çığır açtı. Bu, sanıldığının aksine, olumsuz değil olumlu bir gelişme idi. Çağın çözülemez problemlerine karşı had safhada bir direnişti bu. Devletin klasik kurumları çözüldü ve yeni şartlara uyarlandı. Bunun elbet farkında olan devletin muhteşem yönetici eliti, bu yapılan sürekli düzenlemelerle imparatorluğun hayatını 300 yıl daha uzatmıştır. Bir takım kimselerin ‘geriledik’ demesi de burada mantıksız gibi görünmektedir. Yaşam süresi 600 yıl olan bir devletin 300 yılı kuruluş ve yükselme, 300 yılı gerileme. Durum Avrupa açısından bakıldığında, daha bir garip hal alıyor. 200 yılda Avrupa’da hakimiyet, 300 yılda Avrupa’dan çıkartılış. Bu belki de, Mehmet Genç Hoca’nın dediği gibi ‘Osmanlı’nın muhteşem gerilemesi’dir.

Osmanlı’da Değişim

Peki, Osmanlı’da 17. ve 18. yüzyıllarda neler değişmiştir? Konuya, gerileme tarihi ile beraber anlatılan yeniçerilerden başlamanın uygun olacağını düşünüyorum. Çünkü Osmanlı tarihine bakışlardaki en büyük yanlışlardan biri, yeniçeriler üzerine kurulan gerileme masalıdır. Devşirme sisteminin bozulmasından, yeniçerilerin artık sosyal hayata da girmesinden, savaşlardaki isteksizliklerinden yakınılır da durulur. Çünkü yeniçeriler, 17. ve 18. yüzyılın Abalısıdırlar. Bu kimseler, Osmanlı Devleti’nin en üstün çağında böylesine temel bir sistemi, ani bir kararla değiştirmesinin ardında yatanları görmezden gelirler. Ya da, yeniçerilerin ticari hayata geçerek sivilleştiklerini söylerken, ticari hayatın askerîleştiğinden, böylece halkı denetleme ve düzenlemenin kolaylaştığından bahsetmezler. Başta yapılan hata, 14. yüzyıldaki yeniçerilerle 18. yüzyıldaki yeniçerilerin bir tutulmasından kaynaklanmaktadır. 17. yüzyılda (silahlı dönemde) orduya artık bir yük olduğunun kanaatine varan Osmanlı idaresi, sayıları on binlerce olan yeniçerilere böyle bir görev vermişti.

Avrupa’nın bu yüzyıllardaki gelişmelerine objektif bir gözle bakacak olursak, zannedildiği gibi pek de büyük başarıların elde edilmediği ortaya çıkar. 17. yüzyılda dünyaya hegemonyasını dayatan Avrupa, kendi evinde, yani Avrupa’da hâlâ Osmanlı’dan dayak yemektedir. Bu yüzyıllarda kazandığı bütün toprakları sömürgesi haline getiren Avrupa, en basitinden Afrika’da bile sahilden ileri geçemiyor, kara ordularının gücüne karşılık veremiyordu. Osmanlı fetihlerinde ise, tüm dünyaya bir ahlak dersi olan Roma kültürünü görüyoruz. İçinde birçok farklı milleti barındıran Osmanlı, fethettiği yerleri vilayeti hâline getirerek, orada yaşayan kültürün devamını sağlıyordu. Bunun en bariz örneğini Yunanistan’da görebiliriz. Osmanlı yönetiminde 400 yıl kalmış olan Yunanistan da ne Yunanca unutulmuştu ne Yunanlı kimliği ne de Ortodoksluk.

Yine 18. yüzyılda Avrupa’da, savaş giderleri için halktan alınan vergiler, normal miktarlarının 50-100 kat kadar fazlasına yükselmiştir. Halbuki Osmanlı’da bu miktar 2-3 kata kadar inerken, üretim miktarının şaşırtıcı bir şekilde arttığı görülür. Burada yine bir değişim söz konusudur. 17. yüzyılın Avrasya çapında vurup geçen büyük bunalımı atlatma taktiklerinden birisi olarak Osmanlı idaresi, merkeziyetçilikten uzaklaşma yolunu seçmiştir.

19. yüzyıla gelindiğinde ise, sanki yepyeni bir Osmanlı ile karşılaşırız. Tam bir karmaşa yüzyılıdır diyebiliriz. Askeri başarısızlıklardan dolayı Batı’ya kin besleyen halk, Fransa’nın Cezayir’i işgali (1830) ile bir taassup illetine tutulmuştur. Batı’nın diretmelerine mükemmel bir biçimde dayanan Tanzimat aydınları ise, yine de çağda yapılması gereken değişiklikleri doğru bir biçimde yerine getirememişti. Örneğin, inkılapçı bir tutum yerine, reformculuğu seçen Tanzimat taraftarları, Osmanlı yönetim geleneğini alt üst etmişlerdir. Hicaz dışında bütün vilayetlerin imtiyazlarını kaldırarak, bu vilayetlerin anî değişime ayak uyduramamasından ötürü kendilerini çağın getirdiği akımlara bırakmalarına sebep olmuşlardır. Islahat ve Meşrutiyet zamanlarında da aranan panzehir bulunamamış, bu hengamenin içinde başta halk büyük zarar görmüştür. Batı’nın Reform sonrası geliştiğini gören aydınlar, kurtuluşu İslâm’ı silerek yepyeni bir Osmanlı modeli kurmakta görmüştür. II.Abdülhamid Han’ın politikalarını halka farklı lanse ederek bu kargaşayı alevlendiren aydınlar, Osmanlı nın sonunu getirmiştir. Nitekim burada Keçecizâde Fuat Paşa’nın tespiti çok yerindedir: Avrupalılar dışardan, biz içerden!

19. yüzyıl Osmanlı’sının kurumlarında büyük yıpranmalar görülür. Örneğin, asırlardır dünyayı yöneten divan-ı hümayun, bu yüzyılda yerini bakanlıklara bırakmıştır. Yönetimde ise, Enderun’da yetişen devşirmelerin yerini, Anadolu halkından çıkan gençler almıştı. Bu yüzyıldaki en büyük değişikliklerden birisi de, şüphesiz, devletin belkemiği olan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıdır. Halkla bütünleşmiş bir ’sivil ordu’yu kaldırmak, Osmanlı’nın birçok alanda gerilemesine ve belki de çöküşüne sebep olmuştur. Çünkü Yeniçeri Ocağı kaldırıldığı zaman kaldırılan yalnızca asker ocağı değildi; en önemli asayiş örgütü sarsılmıştı. Asesbaşı, subaşı gibi şehirlerin emniyet amirleri de bu ocaktandı. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla rahata kavuştuğunu zanneden Osmanlı yönetimi, yönünü, bazı ileriyi göremeyen aydınlar yüzünden tamamen Batı’ya çevirerek Osmanlı’yı giyotinin altına yatırdılar. Batı’nın giyim tarzı, eğitim şekli bir anda halka dayatıldı. Batı model alınarak oluşturulan Asakir-i Mansûre-i Muhammediye ordusu da, herhangi bir etkinlik gösteremedi. Bu çok da şaşırtıcı bir sonuç değildir. Çünkü bu ordunun gerçekten modern bir ordu olduğunu söylemek güçtür. Ne de olsa eski yeniçeri subayları şimdi yeni kurulan ordunun komuta kademelerindeydiler.

Osmanlı’da İsyan

Devlet belki de en büyük karşıt görüşünü kaybetmiştir bu uğurda. Ve bu da biraz pahalıya mal olmuştur. Devletin biraz sivrildiği zamanlarda ayaklanan yeniçerilerin yokluğundan faydalanan Bâb-ı Âli (çünkü 19. yüzyılın ikinci yarısı, Bâb-ı Âli yönetimi olarak geçer), dilediğini istediği gibi yaparak gelenekten kopuk, İslam’la özdeşleşmeyen tam bir Batıcı politika izlemiştir.

Amerikalı Osmanlı tarihçisi Leslie Pierce’e göre; Osmanlı’da isyanlar, cezalardan çok uzlaşma ve anlaşma kültürünü üretiyordu. Nitekim Şevket Pamuk ve İlber Ortaylı’nın tespitlerine bakacak olursak; başka ülkelerde isyanlar ekonomik temelli iken, Osmanlı isyanlarının genelinde ırzın, namusun elden çıkması, zulmün aşikar hale gelmesi, adaletsizliğin yüzünü göstermesi gibi ahlaki sebeplerle patlak vermiştir. Örneğin; tarihçilerin üstüne sürekli gittiği Patrona Halil İsyanı, zannedildiği gibi bir hamam tellağının öncülük ettiği cahilce bir ayaklanma değil, Lale Devri’ndeki ferahlamanın getirdiği israf ve ahlaki çöküntünün sona erdirilmesi için ‘düzenlenmiş’ bir hareketti.

Osmanlı ve Matbaa

Matbaaya karşı olduğu söylenen Patrona Halil taraftarlarının aslında karşı olduğu matbaanın toplumdan neler götürdüğüdür. Nitekim İbrahim Müteferrika ‘ulemanın izniyle’ açtığı matbaayı, el yazma eserlerle mücadele edemediği için kendisi kapatmıştır. Yani burada Osmanlı ilim geleneği, Batı’nın tekniğini yenmiştir diyebiliriz. Zaten matbaanın geç gelişini, gerileme sebebi saymak da, çelişkiler ifade eden bir önermedir. Öyle ki; İspanya’nın, matbaayı icadından hemen sonra 1474′te alıp kurduğu halde, 18. yüzyılda çökmesi göz ardı edilmektedir. Yine aynı şekilde, matbaanın Rusya’da 16. yüzyıldan beri bulunması, Büyük Petro (Deli Petro) devrine kadar Rusya da bir şey ifade etmemiştir.

Osmanlı Tarihinde Dönemlendirme

‘Osmanlı tarihinde dönemlendirme’ deyince aklımıza gelen ilk şey, maalesef okul kitaplarında gördüğümüz ‘Kuruluş-Yükselme-Duraklama-Gerileme-Dağılış’ sistematiğidir. Genel olarak tarihi bir bütün olarak ele almak, en doğru yol olarak gözükmektedir. Ancak eğitimde bir nevi kolaylık getirmek için bir dönemlendirme uygulanabilir. Ama bu, Batı’nın bizim elimize verdiği makasla orası burası biçilmiş tarihi değil, Fernand Braudel’in ifadesiyle “tüm tarihi seferber ederek” yapılan dönemlendirme olmalıdır. Osmanlı gerilemesine bir masal olarak bakıyorsak, yukarıdaki düzenek yıkılmaktadır. Bu alanda ciddi çalışmaların olduğunu belirtmenin faydası var. Örneğin, içlerinde en tutarlısı olarak gördüğüm Kemal H. Karpat’ın dönemlendirmesi son derece yerindedir. Onun sistemine göre Osmanlı tarihi 4 dönemden oluşmaktadır: Uç Beyliği Dönemi (1299-1402), Merkezî Yarı-Feodal Dönem (1421-1596), Taşrada Özerklik ve Ayanlar (1603-1789), Modern Bürokrasi ve Aydınlar (1808-1918). Yine tutarlı olan tertiplerden birine sahip olan Amerikalı Osmanlı tarihçisi Linda Darling’e göre ise, Osmanlı tarihi 3 dönemde incelenir: Genişleme (1300-1550), Tahkim (1550-1718), Dönüşüm (1718-1923).

Son Söz

Osmanlı tarihine Batılıların gözümüze taktığı at gözlükleriyle bakmak, çağımızın en büyük problemi. Ancak, geçmişi inkâr ederek, tek taraflı düşünmeye zorlayan bu sistem, yavaş yavaş çatlamaktadır. Ne var ki, Osmanlı’yı gün yüzüne çıkaran yine Batılı ‘gerçek’ bilim adamlarıdır. Mustafa Armağan’ın dediği gibi, maalesef Osmanlı tarihi, Batı’dan doğmaktadır. Osmanlı’ya utanılacak bir gözle değil de, her evresine, kuruluşuna, yükselmesine, değişmesine gururla bakmayı öğrenmedikçe, Batılı aydınlar tarihimizi gözümüzün içine sokacaktır.

Kaynaklar

Mustafa Armağan, Osmanlı: İnsanlığın Son Adası, Ufuk Yayınları, İstanbul 2006

Mustafa Armağan, Osmanlı Geriledi Mi?(Derleme), Etkileşim Yayınları, İstanbul 2006

İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Alkım Yayınları, İstanbul 2005

Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300–1600), Çeviren: Ruşen Sezer, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2003

Said Halim Paşa, Buhranlarımız, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık, İstanbul 2006